21 Eylül 2012 Cuma

To Kill A Mockingbird (1962) : Öyle ya, bu dünya üzerinde adalet sadece bir sözcüktü.

Atticus Finch: I remember when my daddy gave me that gun. He told me that I should never point it at anything in the house; and that he'd rather I'd shoot at tin cans in the backyard. But he said that sooner or later he supposed the temptation to go after birds would be too much, and that I could shoot all the blue jays I wanted - if I could hit 'em; but to remember it was a sin to kill a mockingbird.
Jem: Why?
Atticus Finch: Well, I reckon because mockingbirds don't do anything but make music for us to enjoy. They don't eat people's gardens, don't nest in the corncrib, they don't do one thing but just sing their hearts out for us.
Miss Stephanie Crawford: There's a maniac lives there and he's dangerous... I was standing in my yard one day when his Mama come out yelling, 'He's killin' us all.' Turned out that Boo was sitting in the living room cutting up the paper for his scrapbook, and when his daddy come by, he reached over with his scissors, stabbed him in his leg, pulled them out, and went right on cutting the paper. They wanted to send him to an asylum, but his daddy said no Radley was going to any asylum. So they locked him up in the basement of the courthouse till he nearly died of the damp, and his daddy brought him back home. There he is to this day, sittin' over there with his scissors... Lord knows what he's doin' or thinkin'.
Older Scout: There just didn't seem to be anyone or anything Atticus couldn't explain. Though it wasn't a talent that would arouse the admiration of any of our friends, Jem and I had to admit he was very good at that - but that was *all* he was good at... we thought.
Scout: I said, 'Hey,' Mr. Cunningham. How's your entailment getting along?
[...]
Scout: Don't you remember me, Mr. Cunningham? I'm Jean Louise Finch. You brought us some hickory nuts one early morning, remember? We had a talk. I went and got my daddy to come out and thank you. I go to school with your boy. I go to school with Walter; he's a nice boy. Tell him 'hey' for me, won't you? You know something, Mr. Cunningham, entailments are bad. Entailments...
[...]
Scout: Atticus, I was just saying to Mr. Cunningham that entailments were bad but not to worry. Takes a long time sometimes...
[...]
Scout: What's the matter? I sure meant no harm, Mr. Cunningham.
Older Scout: Neighbors bring food with death, and flowers with sickness, and little things in between. Boo was our neighbor. He gave us two soap dolls, a broken watch and chain, a knife, and our lives.
Rev. Sykes: Miss Jean Louise. Miss Jean Louise, stand up. Your father's passing.
Atticus Finch: No need to be afraid of him, son. He's all bluff. There's a lot of ugly things in this world, son. I wish I could keep 'em all away from you. That's never possible.
Atticus Finch: If you just learn a single trick, Scout, you'll get along a lot better with all kinds of folks. You never really understand a person until you consider things from his point of view... Until you climb inside of his skin and walk around in it.
Atticus Finch: To begin with, this case should never have come to trial. The state has not produced one iota of medical evidence that the crime Tom Robinson is charged with ever took place... It has relied instead upon the testimony of two witnesses, whose evidence has not only been called into serious question on cross-examination, but has been flatly contradicted by the defendant. Now, there is circumstantial evidence to indicate that Mayella Ewel was beaten - savagely, by someone who led exclusively with his left. And Tom Robinson now sits before you having taken the oath with the only good hand he possesses... his RIGHT. I have nothing but pity in my heart for the chief witness for the State. She is the victim of cruel poverty and ignorance. But my pity does not extend so far as to her putting a man's life at stake, which she has done in an effort to get rid of her own guilt. Now I say "guilt," gentlemen, because it was guilt that motivated her. She's committed no crime - she has merely broken a rigid and time-honored code of our society, a code so severe that whoever breaks it is hounded from our midst as unfit to live with. She must destroy the evidence of her offense. But what was the evidence of her offense? Tom Robinson, a human being. She must put Tom Robinson away from her. Tom Robinson was to her a daily reminder of what she did. Now, what did she do? She tempted a Negro. She was white, and she tempted a Negro. She did something that, in our society, is unspeakable. She kissed a black man. Not an old uncle, but a strong, young Negro man. No code mattered to her before she broke it, but it came crashing down on her afterwards. The witnesses for the State, with the exception of the sheriff of Maycomb County have presented themselves to you gentlemen, to this court in the cynical confidence that their testimony would not be doubted, confident that you gentlemen would go along with them on the assumption... the evil assumption that all Negroes lie, all Negroes are basically immoral beings, all Negro men are not to be trusted around our women. An assumption that one associates with minds of their caliber, and which is, in itself, gentlemen, a lie, which I do not need to point out to you. And so, a quiet, humble, respectable Negro, who has had the unmitigated TEMERITY to feel sorry for a white woman, has had to put his word against TWO white people's! The defendant is not guilty - but somebody in this courtroom is. Now, gentlemen, in this country, our courts are the great levelers. In our courts, all men are created equal. I'm no idealist to believe firmly in the integrity of our courts and of our jury system - that's no ideal to me. That is a living, working reality! Now I am confident that you gentlemen will review, without passion, the evidence that you have heard, come to a decision and restore this man to his family. In the name of GOD, do your duty. In the name of God, believe... Tom Robinson.

Eğer dünyamızda bir Atticus olsaydı adaletin insan olmanın doğal bir sonucu olduğunu, hınçla, kinle, nefretle, kuyruk acısıyla, intikam ateşiyle, korkuyla, paranoyayla kirletilmesi farz olmuş bir deli saçması olmadığını görürdük.
Ya da göremezdik. Çünkü biz insan değiliz, hiçbirimiz.
O ise Atticus.

[Resimler netten oradan buradan herkesin kolayca ulaşabileceği açık kaynaklardan. Filmden repliklerse IMDb'den. Ben ingilizce anlamıyorum diyorsanız, kitap her yerde kolayca rahatlıkla ucuza bulunuyor. Hatta direkt, lütfen, okuyun.]

19 Eylül 2012 Çarşamba

Dehşetengiz Mitoslarda Bu Hafta : Yanartaş tepelerinin ateşi Chimera ve onu yenen kahraman Bellerophon

Uzun vakitlerdir Dehşetengiz Mitoslar yapmamıştık. İşe girmeden önce büyük bir hevesle her hafta yazmaya çalıştığım Mitosları, hayatım memuriyetin zavallı köhne yollarına gömülünce tabiki yapamadım. En son tee aralıkta Altın Saçlı Lorelei'in pek dramatik hikayesini öğrenmişiz, sonra da ben gömülmüşüm depresyona belli ki. Çok da normal bu gömülmem, mitoslara başladığımda her hafta neşeyle, umutla arkeoloji bölümünün mitoloji derslerine konuk oluyordum. Kasımda işe girmemle birlikte küt diye pat diye çat diye kesildi o güzel, mutlu mesut günler (Bu ara böyle, devamlı surette hiç bıkmadan, üşenmeden şikayet edip durabilirim işten, duracağım da hatta, kötüyüm sonuçta. Neyse.).
Dönelim bu haftaki tüyler ürpertici mitosumuza. Bir süre önce Olmypos maceralarımı anlatmıştım. Orada her Olympos gezisinin olmazsa olmazlarından Yanartaş gezisini gerçekleştirmiştim. Yanartaş'ın diğer adı Chimera. Chimera'nın hikayesiyse bu alev saçan toprakların geçmişinde, çok eskilerde yatıyor.
Chimera, korkunç yüz tane kafası yıldızlara değen Typhon ile en az onun kadar ürkütücü eşi Echidna'nın çocuklarından biriymiş aslında. Şeytani gözlerinden zehir, kocaman ağzından kızgın lavlar dökülen Typhon'un çocuğunun da ondan aşağı kalır yanı yokmuş; Chimera da bir aslanın kafasına dişi bir geyiğin bedenine ve bir ejderhanın kuyruğuna sahipmiş. Çoğu zaman bir sürü kafası olduğu görülürmüş. O zamanlar Likya'ya korku saçarmış.
Esasında bu baba Typhon canavarların neredeyse en büyüğü, en delisiymiş vaktinde. Kükremesi bin aslan, tıslaması bin yılan kuvvetindeymiş. Dağları yerinden koparıp tanrıların önüne fırlatırmış. Sonunda Zeus dayanamamış ve gücünü toplamış, diğer tanrılarla birlikte dikilmiş tüm canavarların karşısına. Typhon tutmuş Aetna Dağı'nı koparmış yerinden, tam fırlatacakken Zeus göndermiş yıldırımlarını. Dağ düşmüş geriye, Typhon da altında kalmış. Güzel mi güzel bir perinin kafasına ama bir yılanın bedenine sahip eşi Echidna ise bu savaştan bir mağarada saklanarak kurtulmuş. Yanında da çocukları Nemea aslanı, Cerberus, Ladon, Chimera, Sfenks ve Hydra varken Zeus onların yaşamasına izin vermiş. Demiş ki bu savaştan, tanrıların bu yıkımından geriye bırakılan, yaşamları bağışlanan bu yenik canavarlar diğerlerine gelecekte örnek olsun, ayaklarını denk alsınlar.
Chimera ya da Khimera
http://www.theoi.com/Gallery/M14.3.html
Dedim ya, bu savaştan kurtulan Chimera tanrılara olmasa bile insanlara Likya'da eziyeti az görüyormuş. Dağların tepelerinde ateşler saçan bu canavara düzenli olarak kurbanlar sunmak zorundaymış insanlar. Onu yenecek, Likya'yı bu beladan kurtarak bir kahraman yokmuş henüz.
Bu sırada Corinth'te, kral Glaucus'un bir oğlu olmuş. Bellerophon - Belleros'u yenen adam - adını alan bu çocuk 16'sına geldiğinde maceralara yelken açmak üzere yola koyulmuş. Yolculuğunda Proteus'la tanışmış, arkadaş olmuş. Proteus Likya kralı Iobates'in üvey oğluymuş, Bellerophon'un her bir şeyini pek kıskanırmış aslında. Bizim saf Bellerophon onu kankası bilirken, Proteus bir yol bulsam da kurtulsam şundan dermiş.
Bunun için Bellerophon'un eline mühürlü bir mesaj vermiş, git bunu Likya kralına ulaştır demiş. Bellerophon Likya'ya ulaştığında görmüş ki durum içler acısı. Chimera adındaki bir canavar, her gece dağından inip kadınları, çocukları ve erzakları alıp, götürmekteymiş. Tüm krallık perişan ve korku içinde, dağlar taşlar canavarın kurbanlarının kemikleriyle doluymuş.
Bellerophon mektubu krala ulaştırmış gene de. Mektupta üvey oğlu, bu Bellerophon denen genci öldürmesini istemekteymiş kraldan. Düşünmüş Iobates, direkt öldürürsek biz bunu Corinth'le aynen savaşa gireriz sonu hiç iyi olmaz. En iyisi demiş, ben bunu şu canavarı öldürmeye göndereyim ki nasıl olsa kendiliğinden ölür gider biz de sorana bizi kurtaracak kahramanlık edecekti ama olmadı yazık deriz.
Bizim kanı kaynayan saf Bellerophon'umuz ise havalara uçmuş, yaşasın aksiyon macera olacak kahraman olacağım diye.
Gene de, belki o kadar saf değilmiş. Yola çıkmadan evvel Likya'nın en bilgin adamı Polyidus'a danışmış ne yapayım usta diye. Polyidus ise pek etkilenmiş bu zehir gibi delikanlının cesaretinden, gel bakalım genç demiş. Ona bir güzel kanatlı at Pegasus'tan bahsetmiş, onunla giderse canavarın üstüne, acayip akıllılık etmiş olacağını söylemiş. Ama ufak bir sorun varmış, Pegasus'u evcilleştirmek kolay değilmiş. Eğer Athena'nın  tapınağına gider, bir gece geçirir, ona adaklar hediyeler sunarsa tanrıça yardım edermiş.
Kaynak: Dr. Vollmer's Wörterbuch der Mythologie aller Völker.
Stuttgart: Hoffmann'sche Verlagsbuchhandlung, 1874.
Bellerophon da gitmiş Athena'nın tapınağında bir gece geçirmiş. Rüyasında tanrıça ona görünüp, demiş ki al bak sana altın yular (ya da dizgin, artık siz ne diyorsanız ata konulan o şeye, benim hiç atım olmadı bilemiyorum), bir de o at gider şuradaki kaynaktan suyunu içer. Sabah uyandığında Bellerophon, o altın yuları yanında bulmuş ve hemen koşmuş o suyun kaynağını bulmaya.
Ormanın içlerine doğru ilerlemiş, sonunda çalılıkların çok iyi gizlediği bir noktada pususunu kurup başlamış beklemeye. Pegasus gelip su içmek üzere dizlerinin üzerinde durunca da fırlamış hemen geçirmiş yuları boynuna. Kanatlı atların şahanesi uçmuş, uçmuş üzerinden silkelemeye çalışmış bu densizi. Ama boşuna, Bellerophon vahşi atları ehlileştirmede ustaymış. Sonunda kaderine razı olan Pegasus da bu kahramana hakkını teslim etmiş, yeni efendisi olarak bellemiş onu.
Eline upuzun mızrağını da alan kahramanımız ve atı, pis canavar Chimera'nın yaşadığı uçuruma gitmiş. Mızrağını kaldırıp saldırmış önce Bellerophon canavara ama ateşler saçan Chimera'nın alevlerinden kaçmak için hemen geriye çekilmiş Pegasus. Ama kahramanlar ya akıllılar da aynı zamanda, canavar yeniden nefesini toplarken o arada hemen saldırıp mızrağını canavarın şeytani kalbine saplamış Bellerophon.
Bir elinde canavarın kafası, kanatlı bir atın üstünde uçarak saraya dönen kahraman Corinth prensini gören krallık deliler gibi sevinmiş. Onun bu inanılmaz cesaretine hayran kalan kral da kızını Bellerophon'la evlendirmiş.
Kral Iobates ölene kadar mutlu mesut yaşamışlar Likya'da ama kral ölünce yerine geçmiş Bellerophon. Ve dayanamamış maceracı ruhu yine, duramamış durduğu yerde. Yeni yollar yeni maceralar peşine düşmüş. Karar vermiş en iyisi şu uçan atımla bir gideyim Olympos Dağı'na, tanrıları göreyim demiş.
O böyle kibirli kibirli uçarak yaklaşırken yüce dağlarına, Zeus sinirlenmiş. Böyle kendini bilmez bir ölümlü nasıl olur da bu şekilde bizi görmeye gelir ki diye yollamış bir atsineği üstüne. Biliriz ki her at bir sinekten muzdariptir ve zavallı Pegasus da önüne çıkan bu sineği kovalamaya çalışırken havada taklalar atmaya başlamış. Bizim akıllı Bellerophon'sa düşmüş üstünden, olduğu gibi yere kapaklanmış.
Ama ona en baştan beri yardımını esirgememiş tanrıça Athena dayanamamış gene ve düşüşünü yumuşak bir toprağa denk getirip hayatını bağışlamış. Bellerophon bundan sonra yalnız ve sakat olarak dünyayı dolaşıp durmuş, o şahane atının peşinde, belki bir gün bulurum diye.
Ama ne yazık ki Pegasus hiç dönmemiş geriye.

Ve bizim Olympos tepelerinde, Yanartaş'ın taşları arasından Chimera'dan kalan alevler hiç sönmemiş o vakitten bu vakte.

[Kaynaklarımız: http://www.pantheon.org/articles/t/typhon.html, http://www.theoi.com/Heros/Bellerophontes.html, http://www.pantheon.org/areas/mythology/europe/greek/articles.html]

18 Eylül 2012 Salı

Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer;kötülük yapanlar yüzünden değil,durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.

Kimse, hiçbirimiz bir şey yapmayacak mıyız? Yapamayacak mıyız? Orada, her yerde, her gün bir sürü genç insan ölüyor. Pisi pisine ölüyor, sebepsiz yere ölüyor, saçmasapan bir şekilde katlediliyor. Birileri yapıyor, birşeyler için yapıyor ve biz, hiçbirimiz birşey yapmıyoruz. Devam mı edeceğiz oturduğumuz yerde dizilerimizi izlemeye, sinemada mısırlarımıza yemeye, salak saçma şeylere üzülüp durmaya, televizyonumuza gözümüzü dikmeye. Nefes almaya nasıl devam ediyor ciğerlerimiz? Nasıl hiç utanmadan, sıkılmadan nefes alabiliyoruz hala?
Ben hala nasıl o otobüse oturup, elimde Tolkien'in cümleleri Hurin oğlu Turin'in peşinde koşturabildiğimi, ekranda gülen, kahkahalar atan insanları izleyerek mis gibi yemeğimi mideye indirebildiğimi bilmiyorum. Hala nasıl tüm bunları yapabiliyorum bilmiyorum.
Siz nasıl yapabiliyorsunuz?

above all those who live without love

“The more I know of the world, the more I am convinced that I shall never see a man whom I can really love. I require so much!”
[Sense&Sensibility'den]

16 Eylül 2012 Pazar

Doğu Yücel'in "Hayalet Kitap"ı

2004 yılının başları. Lise 2'nci sınıftayım. Tüm hayatım boyunca fevkalade ilerlettiğim eğitim öğretim kariyerim ilk sallantılarını yaşıyor. Lise 1'in bitimi 2'nin başlangıcı ile birlikte zorunlu olarak alan seçmişim ve istediğim yoldan ilk defa bu kadar ters yöne gittiğimin ilk defa yüzüme şaklamaya başladığı zamanlar. Edebiyat öğretmeninin rehberlik dersinde masasına çağırıp, elinde dosyam, "e peki sen o zaman neden fen bölümü seçtin?" diye saf saf sorduğu, masanın çiziklerinden gözlerimi kaldırmadan yutkunarak gözyaşlarıma engel olmaya çalıştığım (ki aynı hocanın yüzüne karşı ağlayacaktım bir boş ders sırasında sınıfın tam dışındaki bankta tek başıma otururken), kimya hocasının tahtaya yazdıklarını diğer her şeyi anladığım sandığım gibi aslında zerrece anlamadığımı gördüğüm sınavlardan hayatımın ilk 3'ünü aldığım, artık ne akılla veli toplantısında fizik hocasına çıkışan babamın günahını ödetmeye çalışan hocanın tüm fizik derslerini ve okulu zehir ettiği zamanlar. Kendimi esaslı olarak ilk değil ama son da olmayacak şekilde kitaplara, filmlere, yazmaya, müziğe, radyo programlarına, dizilere ve düşünmeye - en dibinden düşünmeye hem de - verdiğim zamanlar.
Sinemaya Okul filminin geleceğini duyduğum zamanlardı ayrıca. Yerli filmler o zaman bu kadar fazlaca olmazdı, habire festivallere gidip ödül almazlardı. Türkiye'de korku - ya da gençlik korku "teen horror" - ilk defa yapılıyor diyerek duyurmuşlardı filmi. Sonuçta ergendim ben de, hadi be ilk mi vay bir görelim havasındaydım. Genç yazar Doğu Yücel'in bir kitabından uyarlanmıştı, öyle deniyordu ayrıca. Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları diye adı olan bir kitabı da vardı hem, tam hayal edip de olamadığım şeyleri temsil ediyordu ucundan azıcık bu "genç yazar". Ben de gençtim çünkü, yazıyordum kendimce ve öyle güzel bir kitap adı bulmuştu ki daha kitabı görmeden ne yazdığını kurmuştum ben kafamda, bayılmıştım hatta kendi kendime kurduklarıma göre o kitaba.
Kitapçılarda bulamamıştım tabi kitabı o zamanlar, filmin uyarlandığını da. Kitapçılar dediğim de Karanfil'deki Dost yani, o yaşta dershaneden çıkıp dümdüz yürüyüp oraya bakabilirdim bir tek. Ben de tüm heyecanımla filme gittim. Nehir Erdoğan'a zaten gıcık oluyordum, Melisa Sözen'e sevgimin ilk tohumları atılmıştı tıpkı şu Sinem Kobal'a uyuzluğumun tohumlarının atıldığı gibi. Berk Hakman'la tanışmıştım, dergilerden hala resim kestiğim zamanlar olduğu için resimlerini kesmiştim hatta. Burak Altay'a ise Güldem'in hissettiklerini hissediyordum, zerrece yakışıklı bulmadığım ama beni her türlü anlayan, yanında olmaya bayıldığım en iyi arkadaşım gibiydi. Film ise...Türkiye'de dram ve trajedi dışında yapılan her film gibiydi. Olmamış, olamamış, eğreti kalmış bir garip deneme. Korku filmiydi ama güldürüyordu - çok şaşırdınız değil mi? Efektler özenliydi ama biz o zamana dek neler görmüştük, o kapakları nasıl kendi kendilerine açtırdıklarını bildiğimi düşünmekten korkmayı aklımızın ucuna bile getirmiyorduk. Mizahı akıllarıyla değil, mini etekler giydirdikleri mankenlerle yapmaya çalışıyorlardı ve saçmalıyorlardı - buna da pek şaşırdınız biliyorum. Sonuçta filmi gittim gördüm ve tüm sönmüş heyecanımla eve geri döndüm. Bir daha da Doğu Yücel'i ve kitaplarını aklıma getirmedim.
bayılıyorum da bu poza ben.
Sonra tanrı "twitter olsun" dedi oldu. Yıllar yılı sadece kapağında bayıldığım biri olduğu sürece aldığım Blue Jean'deki yazılarını ya da işlerini aklımda tutmadığım Yücel'in twitterda takipçisi oldum. Böyle takipçisi demek de hakikaten belirli bir Psycho tınıları veriyor ortaya ama yapacak birşey yok, öyle çevriliyor. Neyse günler haftalar geçerken o da eğlenceli, faydalı, güzel tweetlerini atarken yeni kitabını yazdı. Varolmayanlar adını koydu, ben gene kıskandım. Niye bu kadar iyi isim bulabiliyordu bu adam. Alayım hemen okuyayım dedim, olmadı, yüksek lisansın içinde debeleniyor, zorla bilgisayar mühendisi yapılmaya çalışılırken işe girmekten kaçmaya çabalıyor ama tam da göbeğine düşüyordum ve olmadı. Kitapçıya kadar gittim, önünde dikildim kitabım ama almadım. Sonra bu sene bir haber daha verdi Doğu Yücel. Hayalet Kitap'ın 10.yılı dolmuştu, o kadar sene olmuştu öyle ya, yeniden basıyorlardı. Bu sefer bahanem kalmamıştı, zaten mutsuzdum, hep mutsuz olacaktım hiçbir şey değişmiyordu. Ben de gittim hem Hayalet Kitap'ı hem Varolmayanlar'ı aldım (yanlarına bir de onlara yaraşır "Bir Kurt Cobain Romanı"nı katarak). Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları gene yoktu tabi, başka bir 10 yıla belki dedim içimden.
İlk işim Hayalet Kitap'ı yemek yutmak oldu. Tabi ufak pek ufak bir sorun vardı ki kitabı okuma zevkimin içine etti. Kafamda habire 8 yıl önceki filmden görüntüler, karakterleri olayları hep onlarla karşılaştırıp duruyorum. Filmdeki oyuncuların da yarısından çoğuna gıcığım ya, kitaptakilere daha çok gıcık oluyorum okudukça. Hayır zaten kitapta sevilecek, azıcık sempati duyulacak bir karakter de yok ya neyse. Kötü yazıldıklarından falan değil yok öyle birşey de, hepsine ayrı ayrı sinir oluyorsunuz.
Olay şu aslında. Dokuz Eylül iktisatta bir Güldem var pek güzel, bir de ona aşık Gökalp. Gökalp bu yazan, üreten, hayal eden, düşünen adamlardan hani bildiğimiz. Güldem'se o kızlardan işte, hani güzel bulunan, kendini güzel bulmadığını söyleyen, anlamsız salakça insanları beğenen, büyük olasılıkla da akıl yoksunu kızlardan. Böyle yazınca sanki pek bir cadalozluk sezdim kendimde ama, valla değilim. Sadece kitaptaki Güldem'e acayip sinir olmuş olabilirim. Gökalp'e de olacağım hatta sinir, böyle çocuklar hep gidip böyle kızlara aşık olur bile bile manyaklar mı ne. Neyse. Gökalp hep küçük hikayeler yazar Güldem'e okusun diye, madalyonun bir tarafında aşk varken diğerinde dostluk varken hem de. Bir gün Gökalp, Güldem'e son bir hikaye bırakır "Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım." diye başlayan.
Ben şimdi sevdim mi sevmedim mi bilemiyorum Hayalet Kitap'ı. Mutlaka okuyun derim, rahat. Ama ne hissettiğim konusunda emin değilim kendimden. Bir kere tüm o satırları yazanın benim gibi, bu ülkedeki eğitim sisteminden nasibini almış, aynı olmasa da benzer yollardan geçmiş, benzer şeyler görmüş ve düşünmüş ve hala da aynı ülkede yaşayan bir genç insan olduğunu bilerek okudum. Aklımın köşesinde böyle bir gerçek olunca okuduklarıma çoğunlukla iyi niyetle, sevinerek baya baya da şaşırarak baktım. Hadi be o da böyle düşünmüş yok artık bu sadece benim yaşadığım birşey değil mi şeklinde tepkiler çıkarıp durdum. Bu güzel yanıydı. Kötü yanıysa kıskançlıktı. Ben de yazmak istiyorum böyle, ben de anlatmak istiyorum diye tepinip durdum. Öylesine içten, rahat, nasıl yaşamışsa nasıl görmüşse nasıl hissetmişse yazmıştı ki resmen cadılık yapmak üzereydim. Sevinçliydim ama çok, biri, bizden biri, böyle birşey yazmıştı.
"Bu kitap Platonik Aşıklar Krallığı'nın asil vatandaşlarına adanmıştır." diye başlıyor kitap ve üç bölüm boyunca tarihlerle ilerliyor; Hayalet, Korku ve Yalnızlık. Her bölümün başında yine bizden şeyler var, kah bir Tim Burton filmi repliği, kah bir Pink Floyd şarkısı sözü, kah bir Buffy sahnesi. Aşka, üniversiteye, hocalara, anneler babalara kardeşlere, arkadaşlara, sevgililere ve hayallere dair pek çok şey söylüyor Doğu Yücel.
Zaman, güzelliğin ve aşkın en büyük düşmanı. Neden günümüzün aşklarından memnun olmayan herkes geçmişe ve geçmişteki aşklara özlem duyar? Geçmiş saçmalıktır. Geçmişte de aşk yoktur. Geçmiş zamanın aşkları abartılıyor. Eminim geçmiştekiler de "Gelecek olsa da aşk daha özgür olabilse" gibi zırvalıklar düşünmüştür. Oysa gelecekte de geçmişte de karşılıklı aşk hiçbir zaman olmayacaktır. Aşkı yaşayan tek bir kişidir ve onun için işleyen zamanla karşı taraf için işleyen zaman farklıdır. "Sonsuz aşk", "Sonsuza kadar seveceğim" geyikleri, bunlar güzeldir ama hepsinin altındaki ana fikir şudur: Zaman oldukça aşk gerçek olmayacak.
(...)
İyi bir yalan söylemek için bir numaralı altın kural, söylediğinize önce kendinizin inanması gerektiğidir. Bu başlangıçta insana zor gelir, bir yalanla hem karşınızdakini hem de kendinizi kandırmanız zaten zor bir olaydır ama yaşınız ilerledikçe ve yalan söylemeye daha çok ihtiyaç duydukça bu iş bir alışkanlığa dönüşür. Artık iki hayatınız vardır: biri uydurduğunuz hayat, diğeri gerçek hayatınız. Gerçek hayatınız çok geçmeden sizden habersiz ilerlemeye başlar. Uyduruk hayatınız her yalanla birlikte güç kazanır ve kontrolünüzden çıkar. Artık hangisinin sizin hayatınız olduğunu bilemezsiniz. Bir şeyi rüyada mı gerçek hayatta mı yaptığını bilmemeye benzer bu.
(...)
Zaman tüneline dalmış, orada olası bir geleceğe gitmiştim. Ve o gelecek artık benim için mümkün değildi. Hayalet beni acımasız bir yolculuğa çıkarmıştı. İki sene önce verdiğim kararın yanlışlığını anlatan bir gelecek senaryosunda oynatmıştı beni. İktisat diploması yerine konservatuarı seçmem sonucunda gerçekleşecekler, biraz önce konuk olduğum dünyada kalmıştı. Ve ben bundan böyle her zaman orada yaşamak isteyen, kendi yaşamımda bir yabancı gibi dolaşan bir turist olacaktım. Cehennemi gezdiğinin farkına varan bir turist, başka bir şey değil.
(...)
Bir dersin temek formüllerini bilmek elbette bir öğrencinin o dersi özümsemesi için gerekli ama hocanın derste tahtaya yazarken bile kitabına bakarak geçirdiği, hatta geçirirken zaman zaman yanlış yazdığı formülleri bir beyne zorla sokma çabası "işkence" kelimesinin Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne göre yapılan "bir kimseye maddi ya da manevi olarak yapılan aşırı eziyet"  tanımına girmiyor mu?
(...)
Kadıncağız orada öylece o davetiyeye bakıyordu. Sonra kendini suçlamaya başladı. Yıllar önce onun konservatuara gitmesine karşı çıkmıştı. Öyle, çok sert bir tavır ortaya koymamıştı ama yine de karşı olduğunu belirtmişti. Çocuklarına görünür kurallar koymaktansa onların bilinçaltı tarlasına gizlice kurallar eken anne cinsindendi Güldem'in annesi.
Ah bir de imza gününe geldiğinde Ankara'ya, gidebilseydim o gün.

Bakmak isterseniz böylesi de var : http://www.duslervekabuslar.com/

14 Eylül 2012 Cuma

sonunda da elimizde kalan

İşte, Türkiye’de konser izlemek böyle bir şey. İster istemez siyasete, bürokrasiye dalıyor, çember member bir şeyler yazmak zorunda kalıyorsunuz. Oysa ne kadar umut dolu bir final yapmıştı Flea : “Müziği destekleyin! Müzik insanların sesidir. Her dinden, her şehirden insanların.”
Sonunda da elimizde kalan müzikti zaten.

[Çekme Kaset'te Çetin Cem'in Yıllardan Sonra Red Hot Chili Peppers yazısından.]

13 Eylül 2012 Perşembe

waffle mı derim stroopwafel mı derim yok efendime söyleyim Hollanda işi bunlar

Ağustosun 24'ü ABD'de ulusal waffle günüymüş, geçenlerde rastlamıştım. Taa 1860'da Amerika topraklarındaki ilk patentin alındığı tarihmiş bir waffle makinesi için. Makine dedimse öyle 35 bin ayarı, transistörü falan olan bir şey anlamayın. Altı üstü İngilizce'de "waffle iron" olarak ifade ediverip geçtikleri, üzerinde waffle pişirmeye yarayan iki demir parçasını anlatmaya çabalıyorum o makine sözcüğüyle.
Ne derece bayıldığımı söylememe gerek yok bu waffle denen tatlı mı tatlı leziz mi leziz sihir parçalarını. Bizde sadece tatlı olarak biliniyor sanırım tabi, o yüzden bayılıyorum ya ben de. Antik Yunan döneminden beridir bilinmekle birlikte, ilk defa "wafel" olarak adlandırılması Hollandalılar'a düşmüş 1744 gibi bir tarihte.* Sonraki adımları, bildiğimiz "vaat edilmiş toprakları bulan yoksul ve bedbaht Avrupalı göçmenler bulduklarını bu topraklara getirirken" hikayesi. Bu sebeple bizim gayet de yerinde bir hareketle sadece tatlılar diyarında bildiğimiz waffle'ın bizim sınırlarımız dışında böyle deniz ürünleriyle, kızarmış tavukla falan yenilebilirliği varmış ki ilk etapta öğürecekken mantıklı bir iki saniye verince insan kendisine neden olmasın diyor.
Hayır asıl diyeceğim, geçen gün Bim'de (evet Bim'de :D ve daha ki yengemin dediğine göre sadece de Bim'de satılıyormuş :p bakın siz şu Bim'in işine) çoook çok eskiden bir vakitler yemiş olup sonradan hiç göremediğim bir şeye rastladım : ufak bir paket içinde mini minnacık waffle'lar. Tabi bu paketi ilk denediğim vakitler, büyük bir açgözlülükle hatırlıyorum, direkt yemeye çabalamış ve akabinde neden bunlar böyle ince neden kayış gibi waffle değilki bu kim kandırıyor beni deyip saydırmıştım. Cahillik kötü meslek vesselam. Bu kez güzelce aldım elime, evirdim çevirdim, okudum ettim, inceledim, kokladım, dişledim, elledim. Sonuçta anladım ki yine bizim bu Hollandalılar'ın "stroopwafel" dedikleri geleneksel waffleları ile karşı karşıyayım. Yazdığına göre - ki paketin üzerinde bir miktar bilgi var ama çok değil, gerisini google tamamlıyor - Hollanda'da bu 1700'lerde ortaya çıkarılmış bir yoksul yemeğiymiş. Artan malzemelerden yapılırmış, her ailenin kendine özel bir tarifi varmış ve babadan oğula geçermiş (ahşap kulübelerinde waffle döken göbekli kırmızı yanaklı Hollandalı amcalar hayal edin "bak evlat biraz da bundan koyuyoruz biz"). Bu stroopwafel'lerin uluslararası camiadaki adı paketimizin üzerinde de yazdığı gibi "Holland Caramel Waffle". Paketin üzerinde Amsterdam silüeti olduğunu tahmin ettiğim sıra sıra evlerin resmi var.
Nasıl yenileceği konusu ise asıl lezzetini oluşturuyor. Her ne kadar öyle benim cahiliye devrim gibi açtığınız anda mideye indirebilirsiniz de deniyor ama asıl olarak ya fırına koyun bir iki dakika, ya da kaynar halde bardakta fincanda duran çayınızın kahvenizin üzerine kapatın azıcık buharını sıcağını yesin öyle başlayın ısırmaya. Kullanım kılavuzu böyle. Ben çayın üstünde kısmi bronzlaşacak diye sabredemediğimden direkt tost makinesinde bir iki durduruyorum, şahane oluyor. İç malzemesinde tereyağ, tarçın ve karamel varken dışında normal waffle hamurundan daha ince bir waffle hamuru var. Çok da güzel. Hele ki üzerinde nutella, alpella, sarelle türünden bir şeyler sürerseniz akıllara zarar ziyan oluyor, benden söylemesi.
Bana bir waffle yapanın kırk yıl kölesi olurum artık.

*Tez yazıyorum ya, kaynak gösterme paranoyaklığım var bu ara az buz değil. Bunun da kaynağı şurası: http://abcnews.go.com/blogs/lifestyle/2012/08/national-waffle-day-celebrate-with-7-scrumptious-recipes/
Ayrıca internette deliler gibi bilgi var stroopwafel hakkında,
Diana's Dessert
Holland.com
Caramel Cookie Waffles
Bir de böyle çabalı bir arkadaşımız var : 

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...