30 Haziran 2012 Cumartesi

Orhan Veli'den hikayeler : Hoşgör Köftecisi

Her zamanki dikkatsizliğim ve salaklığım olmasaydı belki de daha uzun yıllar en sevdiğim, tek sevdiğim şair diye gezinip durduğum Orhan Veli'nin hikayelerinden bihaber olacaktım.
Geçenlerde iş yerinde bir törene katılmam gerekti. Gelen yazıya şöyle bir göz geçirip, dikkat etmeden okudum. "Yok artık etek ceket takım mı giymem gerekiyor daha neler" diyerek kalktım başından. E akıllı, bir doğru düzgün okusana senin için geçerli değil ki o. Neyse o akşam gittim eve, çok yorgunum, ertesi akşam çıkar bakarız bir takım buluruz dedim (tabiki evde önceden etek ceketim yoktu, daha neler). Ertesi gün oldu, annem aradı, öğle arasında Kızılay'dan bir şeyler bakalım dedi. Bir koşu çıktım iş yerinden, vakit az, otobüs bulacağım da gideceğim. Şans işte işten tanıdığım bir kadınla karşılaştım, bir yere gidiyordu arabasıyla gel seni de otobüs durağına bırakayım dedi. Arabaya bindiğimizdeyse "hadi neyse ben de Kızılay'a gitmiş olurum, seni götüreyim" dedi. Vardığımda tabiki annemden önce ulaşmış oldum, şu göbeğe yeni açılan avmde bir şeyler atıştırayım diye oturdum. Yemeğimin bitmesine yakın bir anne ve ufak oğlu masama oturabilmek için izin istedi. Koca masada tek başına olunca doğal olarak tabi dedim. Sonra çok oturmadan kalktım, annem gelene kadar birkaç yere bakayım diye çıktım. Baktım da, ama annem hala gelmemişti. Arayıp hangi taraftan geleceğini söyleyince tam karşıya geçeceği ışığın oraya gidip bekleyeyim dedim. Arkamda yıllar yıllar önce kapısında sabahın köründe Harry Potter kitabı beklediğim Yapı Kredi Yayınları duruyordu. İçeri girmekten hep çekinmişimdir orada, niye bilmiyorum, belki duruşu belki halinden. Gene sadece vitrine bakarken onu gördüm. Orhan Veli. Hoşgör Köftecisi. Öykü. Nasıl ya diye koşturdum içeri. O kadar deli görünüyor olmalıydım ki rafları düzelten, koliden kitap çıkaran elemanlar tuhaf tuhaf baktı, ben de az önce suç işlemişim de çaktırmamaya çalışıyormuşum gibi yan yan ilerledim. Sonunda elime geçirdiğim incecik kitapla kasanın önünde durdum. İndirim vardı hem de, 2 mi 3 mü liraya ne aldım kitabı. Ah bir de o Ara Güler kitabını alabileydim, nasıl içim gitti ama olsun.
Kitaptaki öyküler 1947-1950 arasında Tanin dergisinde yayınlanmış. Hoşgör Köftecisi, Kan, Baharın Ettikleri, Öğleden Sonra, İşsizlik, Denize Doğru Orhan Veli'nin öyküleri. Yaşasın Aşk ise William Saroyan'dan bir çevirisi. En sonunda da Bahadır Dülger'in 1947'de Tasvir'de yayınlanan Orhan Veli'yle öykü formatında yazdığı röportajı var. Ben kitaba resmen kuytu bir köşede hazine bulmuşum gibi davrandım açıkçası. Her bir öyküde biraz daha fazla anladım Orhan Veli'yi, yaşadığı dönemin Türkiye'sini, yıllar geçse de değişmeyen şeyleri. Okuyanların çok güzel düşünceleri var kitaba dair, benim gibi. Milliyet.com.tr'de Nilüfer Veldet "Ne kadar genç diyorum. Bu kadar güzel yazan ve iyi duygulara sahip olan bir insan böyle de erken gider mi kardeşim? Bencillik mi? Evet belki de bencillik. Biraz daha bizim köyde dursaydı da, şu 'Hoşgör Köftecisi' gibi hikaye kitapları olsaydı, iyi olmaz mıydı?" diye yazmış. Tersine Yarışan Atlar blogunda Meriç Güleç öykülerdeki Sait Faik etkisinden bahsetmiş, "Öykülerinde, büyük yazar Sait Faik'in etkileri yadsınamaz elbette. O yıllarda kalem sallayıp da Sait Faik'ten etkilenmemek ne mümkün? Bir anlamda birbirlerinin tersi gibidirler Orhan Veli'yle; Sait Faik'in de onca öykülerinin sonuna iliştirilen bir avuç şiiri vardır. Cânım Sait Faik de topu topu 47 sene yaşayabilecekti." demiş. Radikal'de ise Sennur Sezer "Eğer güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız böyle insanların bulunduğu yerlere gitmenizi öğütlüyor size Orhan Veli Kanık. Bu semtleri aramayın. Şimdilik Orhan Veli’nin öyküleriyle yetineceksiniz. İstanbul ’un biten kıyılarında boyaları atmış, tahtalarının macunları gevşemiş bir balıkçı kayığı bulamazsınız ki balık yasağında balıkçılarla birlikte içki içesiniz. ( Hem şimdilerde öyle açıkta içki içmek pek kolay da değil. Sahil, sandalları kaydıracak üstü renk renk sandallarla dolu çekekler, felekler/filenklerle dolu olsa bile ne fayda...)" yazmış, istesek de Orhan Veli havasını sadece artık öykülerde bulabileceğimizi söyleyerek.
Benim için kaderdi kitapla tanışmak, öyle diyorum ben artık. Bazı şeyleri görmemiz, bazı kitapları okumamız gerekiyordur belki de. O yazıyı yanlış anlamamış olsam o gün alışverişe gitmeyecektim örneğin. Ya da o kadın gel seni bırakayım diye yolunu değiştirmeseydi annemden erken varmayacaktım Kızılay'a. Oğluyla gelen kadın masama oturmasaydı daha çabuk kalkmayacaktım yemekten ve gidip dolaşmayacaktım oralarda. Hepsi bir şey içindi belki. Kendi uyuşuk aklımla varlığından uzun süre haberim olmayacak o kitabı işaret etti bana zorla kader belki de.
Belki de şairin işi, derdidir hala bir şeyler anlatmak çabası.

23 Haziran 2012 Cumartesi

where the hell is matt



İnanılmaz mutluyum şu an. Hayatımın son 5 dakikasını bunu izleyerek geçirmiş olmaktan, bana anlattıklarından, verdiği bu mutluluk gazından, hatırlattıklarından hepsinden dolayı çok mutluyum. Bradley James az evvel twitter'dan paylaştı bu videoyu. Haftasonunda böyle başladık hep birlikte anlayacağınız. Acayip mutlu hissettirdi, kıskandım aynı zamanda. Ama öyle kötü bir kıskançlıkla dolmadı içim. Neyin önemli olduğunu bir daha hatırladım, kendimi hatırladım, hayallerimi hatırladım. Gerisi silindi, kahvaltıda okuduğum gazete, gördüğüm haberler, zırrr zırrr kütür patır evin içinde inşaata devam eden seviyesiz komşular, bugün de kimleri memnun etmek için istemediğim neler yapacağım, olacaklar, olanlar, ...hepsini unuttum. Mutluyum şu an, umutluyum. Sağol Matt. Ve tabi Bradley.
Where The Hell is Matt için link.
Matt'in youtube kanalı için link.

"Learn Me Right" diyor Brave'de Mumford&Sons ile Birdy

We’ll fulfill our dreams, and we’ll be free
We will be who we are

(...)
It is my fault, my own mistake
Resmin tüm hakkı Disney Pixar'ınmış efendim, ona göre.
Geçen hafta haberini gördüğümden beri dinleyip duruyorum. Tekrar tekrar, başa sara sara. Bu "Brave" çok şahane bir film olacak, görmedim ya henüz, olmuş zaten. Bu Birdy'yi bilemem de, Mumford&Sons "Little Lion Man"i görüp duyup tüm albümü defalarca dinledikten sonra benim için Paolo Nutini ve The Civil Wars'un yanındaki yerini almıştı.
Ama bu şarkı, bu kadar mı güzel.
(Folk Pop Music'te veya Youtube'da dinleyebiliyoruz.)

21 Haziran 2012 Perşembe

yaz gündönümü

kaynağımız bu : link
Tarihlerin hayatımda her zaman önemli bir yeri vardır, nedenini bilmiyorum, aklıma getiremiyorum. Okumayı söktüğümden beri takvimler, aylar, yıllar, günler, gezegenler, coğrafya, astroloji ve zaman hakkında okudum da okudum. Gözüm hep takvimde, aklım hep zamandaydı.
İlk öğrendiğimden beridir de 21 mart, 21 haziran, 23 eylül ve 21 aralık tarihlerine takığım mesela. Acayip gelen bir yanları var, büyük ihtimalle okuduğum onca şeyden dolayı. Yılın bazı günlerinde, hem de ne bileyim böyle hep aynı vakte denk gelen günlerinde bu çeşit özel bir şeylerin olması aklımı bir güzel alıyor, eviriyor çeviriyor, içimi bildiğiniz kıvılcımlarla dolduruyor. Ya hakikaten deliyim - ki ailemde pek de yabancısı olduğumuz bir durum değil - ya da bildiğiniz, insan anlamında pek yalnız kalmışım.
21 haziranın daha da ayrı bir yeri var hatta. Yaz gündönümü. Gündüzün en uzun, gecenin en kısa olduğu zamanı yılın. Aydınlık her zaman iyi değildir belki, ışığın kaynağına göre aldatıcı da olabilir. Karanlıksa hep karanlıktır, aynıdır, kandırmaz, oyun oynamaz, öyleymiş gibi davranmaz, neyse odur. Karanlıktır. O yüzden 21 haziran demek en saf aydınlık demektir, gibi gelir bana. Saf güneştir, saf yazdır. Saf ışıktır.
Küçükken çok güzel bir film izlemiştim. Sonrasında uzunca bir süre rüyalarımı süslemişti, kafamda bir süre onun içinde yaşamıştım (ki sevdiğim her filmde öyle olur). Hatırlamayı bıraktıktan çok sonra aklıma geldiğinde ne olduğunu, ismini cismini araştırıp durdum bir süre. 1995 yapımı Gold Diggers:The Secret of The Bear Mountain'dı film. Annesinin büyüdüğü kasabaya yeni taşınan 12-13 yaşlarındaki Beth, yaşıtı Jody ile kaza eseri tanışıp, arkadaş oluyordu. Bu iki uyumsuz, iki maceraperest, Ayı Dağı'nda saklı eski hazineyi bulmak üzere yola çıkıyordu. Tam da 21 haziranda, güneşin parlak ışıkları hazineye giden yolu aydınlatınca haritaları da ortaya çıkmış oluyordu. 21 haziran onlar için hazineye giden yolu, arkadaşlığın anlamına çıkan yolu, dünyanın kötülüğüne karşı birlikte karşı gelmeyi sağlayan yolu aydınlatıyordu. Belki de çok basit bir çocuk filmiydi, ben büyüttüm, anlamlar yükledim. Olsun, 21 haziran önemliydi. En az filmin önemli olduğu kadar.
Dünyanın birçok kültüründe, bizden önce toprak üzerinde yürüyen insanların kültüründe de ayrı bir yere sahip 21 haziran, tarihler, gündönümleri. Lonely Planet çok güzel bir derleme yaptı mesela (burada okuyabilirsiniz ayrıca). Stonehenge'de yıllardır yapılan Kelt töreninden bahsetmişler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bu dine inanan "new age"cilerin beyaz cüppeleriyle gelip, güneşin doğuşunu izledikleri tören için binlerce seyirci toplanıyor Stonehenge'e. Aynı şekilde Edinburgh'ta, İskoçya'nın çeşitli yerlerinde, İsveç'te, İskandinav ülkelerinin birçoğunda değişik kutlamaları varmış yaz gündönümünün.
Keltler, Druid topluluğu gündönümüne Tairisem derlermiş. Güneşin Latince "solstice" olarak kullanılan kelimedeki gibi durduğuna değil, devam ettiğine ama hareketsiz olduğuna inanırlarmış (Sol ve Stice kelimeleri sırasıyla güneş ve 'stopped=durmak' anlamlarına geliyor). Güneş takviminin en yüksek noktasına ulaştığı gün, onlara göre de. Aydınlığın bu derece tavan yapmasını da doğanın tanrılarına - doğanın kendisine - tapınarak geçiriyorlar bir anlamda. Bu günde, güneşin doğuşu ve en yüksek noktaya ulaşmasının her anlamda verimi arttırdığına inanıyor Keltler. Başarı, mutluluk, acayip bir neşe, bereket getiriyor güneş. İskandinav kültüründe de güneşin bu yüksekliği aynı şekilde avın, balıkların, bereketin arttığı bir güne dönüşüyormuş.
Bu yüzden bunca kötü şeyin arasında, gelin birlikte onlar gibi yapalım. Bugün sabahın ilk ışıkları penceremizi aydınlatmadan hemen önce bir mum yakalım. Gün doğarken esintiye koyup, sönmesine izin vereceğimiz muma karşılık güneşin altına çıktığımızda yolun kenarından ufak bir çiçek koparalım, avcumuzda güzel bir dileğimiz, çiçeğimizi üfleyelim bir dahaki 21 haziranın dileğimizin gerçekleştiği gün olmasını düşleyerek.

19 Haziran 2012 Salı

baykuş kanatlarında haberler

fuji A170 ile geceyarısı baykuş çekme çabaları
Son birkaç gündür bir baykuş dadandı evin buraya. Evet, baykuş. Bildiğiniz baykuş. Bahçedeki uzun çam ağaçlarının tepesinde her gece biz yatıyoruz o ötmeye başlıyor. E baykuş bu tabi, bülbül gibi de ötmüyor. Baykuş ve annemin Vernon enişte şeklindeki tepkilerini izleyince her gece, resmen kendimi ciddi ciddi haber mi geldi acaba diye düşünürken buldum.
Nihayet, sonunda, belki de Hogwarts'tan mektubum mu geldi ki?

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...