22 Haziran 2012 Cuma
21 Haziran 2012 Perşembe
yaz gündönümü
![]() |
| kaynağımız bu : link |
İlk öğrendiğimden beridir de 21 mart, 21 haziran, 23 eylül ve 21 aralık tarihlerine takığım mesela. Acayip gelen bir yanları var, büyük ihtimalle okuduğum onca şeyden dolayı. Yılın bazı günlerinde, hem de ne bileyim böyle hep aynı vakte denk gelen günlerinde bu çeşit özel bir şeylerin olması aklımı bir güzel alıyor, eviriyor çeviriyor, içimi bildiğiniz kıvılcımlarla dolduruyor. Ya hakikaten deliyim - ki ailemde pek de yabancısı olduğumuz bir durum değil - ya da bildiğiniz, insan anlamında pek yalnız kalmışım.
21 haziranın daha da ayrı bir yeri var hatta. Yaz gündönümü. Gündüzün en uzun, gecenin en kısa olduğu zamanı yılın. Aydınlık her zaman iyi değildir belki, ışığın kaynağına göre aldatıcı da olabilir. Karanlıksa hep karanlıktır, aynıdır, kandırmaz, oyun oynamaz, öyleymiş gibi davranmaz, neyse odur. Karanlıktır. O yüzden 21 haziran demek en saf aydınlık demektir, gibi gelir bana. Saf güneştir, saf yazdır. Saf ışıktır.
Küçükken çok güzel bir film izlemiştim. Sonrasında uzunca bir süre rüyalarımı süslemişti, kafamda bir süre onun içinde yaşamıştım (ki sevdiğim her filmde öyle olur). Hatırlamayı bıraktıktan çok sonra aklıma geldiğinde ne olduğunu, ismini cismini araştırıp durdum bir süre. 1995 yapımı Gold Diggers:The Secret of The Bear Mountain'dı film. Annesinin büyüdüğü kasabaya yeni taşınan 12-13 yaşlarındaki Beth, yaşıtı Jody ile kaza eseri tanışıp, arkadaş oluyordu. Bu iki uyumsuz, iki maceraperest, Ayı Dağı'nda saklı eski hazineyi bulmak üzere yola çıkıyordu. Tam da 21 haziranda, güneşin parlak ışıkları hazineye giden yolu aydınlatınca haritaları da ortaya çıkmış oluyordu. 21 haziran onlar için hazineye giden yolu, arkadaşlığın anlamına çıkan yolu, dünyanın kötülüğüne karşı birlikte karşı gelmeyi sağlayan yolu aydınlatıyordu. Belki de çok basit bir çocuk filmiydi, ben büyüttüm, anlamlar yükledim. Olsun, 21 haziran önemliydi. En az filmin önemli olduğu kadar.
Dünyanın birçok kültüründe, bizden önce toprak üzerinde yürüyen insanların kültüründe de ayrı bir yere sahip 21 haziran, tarihler, gündönümleri. Lonely Planet çok güzel bir derleme yaptı mesela (burada okuyabilirsiniz ayrıca). Stonehenge'de yıllardır yapılan Kelt töreninden bahsetmişler, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen bu dine inanan "new age"cilerin beyaz cüppeleriyle gelip, güneşin doğuşunu izledikleri tören için binlerce seyirci toplanıyor Stonehenge'e. Aynı şekilde Edinburgh'ta, İskoçya'nın çeşitli yerlerinde, İsveç'te, İskandinav ülkelerinin birçoğunda değişik kutlamaları varmış yaz gündönümünün.
Keltler, Druid topluluğu gündönümüne Tairisem derlermiş. Güneşin Latince "solstice" olarak kullanılan kelimedeki gibi durduğuna değil, devam ettiğine ama hareketsiz olduğuna inanırlarmış (Sol ve Stice kelimeleri sırasıyla güneş ve 'stopped=durmak' anlamlarına geliyor). Güneş takviminin en yüksek noktasına ulaştığı gün, onlara göre de. Aydınlığın bu derece tavan yapmasını da doğanın tanrılarına - doğanın kendisine - tapınarak geçiriyorlar bir anlamda. Bu günde, güneşin doğuşu ve en yüksek noktaya ulaşmasının her anlamda verimi arttırdığına inanıyor Keltler. Başarı, mutluluk, acayip bir neşe, bereket getiriyor güneş. İskandinav kültüründe de güneşin bu yüksekliği aynı şekilde avın, balıkların, bereketin arttığı bir güne dönüşüyormuş.
Bu yüzden bunca kötü şeyin arasında, gelin birlikte onlar gibi yapalım. Bugün sabahın ilk ışıkları penceremizi aydınlatmadan hemen önce bir mum yakalım. Gün doğarken esintiye koyup, sönmesine izin vereceğimiz muma karşılık güneşin altına çıktığımızda yolun kenarından ufak bir çiçek koparalım, avcumuzda güzel bir dileğimiz, çiçeğimizi üfleyelim bir dahaki 21 haziranın dileğimizin gerçekleştiği gün olmasını düşleyerek.
19 Haziran 2012 Salı
baykuş kanatlarında haberler
| fuji A170 ile geceyarısı baykuş çekme çabaları |
Son birkaç gündür bir baykuş dadandı evin buraya. Evet, baykuş. Bildiğiniz baykuş. Bahçedeki uzun çam ağaçlarının tepesinde her gece biz yatıyoruz o ötmeye başlıyor. E baykuş bu tabi, bülbül gibi de ötmüyor. Baykuş ve annemin Vernon enişte şeklindeki tepkilerini izleyince her gece, resmen kendimi ciddi ciddi haber mi geldi acaba diye düşünürken buldum.
Nihayet, sonunda, belki de Hogwarts'tan mektubum mu geldi ki?
17 Haziran 2012 Pazar
someone who can be a part of the life that you want for yourself
It’s really important for me that you be happy. So I want you to be with someone, whether it be Dawson or New York guy or some man that you haven’t even met yet. But I want you to be with someone who can be a part of the life that you want for yourself. I want you to be with someone who makes you feel like I feel when I’m with you. So, I guess the point to this long run-on sentence that’s been the last 10 years of our lives is just that the simple act of being in love with you is enough for me. So you’re off the hook.
demişti bir keresinde Pacey Witter, esasında tam olarak final bölümünde. Her zaman en doğru, en söylenilesi şeyleri söylerdi zaten Pacey.
Benim canım bu ara fena halde Dawson's Creek çekti.
16 Haziran 2012 Cumartesi
futubol şutubol
Futbola dair ilk hatırladıklarım sene 94'ten kalma. Kocaeli'de bunaltıcı sıcak yaz günlerinin deniz esintili akşamlarında babamın kocaman tüplü televizyonu sehpasıyla birlikte sürükleyerek balkona taşıdığını, antenle yarım saat uğraştıktan sonra karşısına hep birlikte kurulduğumuzu hatırlıyorum. Gece karanlık, bahçedeki zambaklar ve kaktüsler suskun ama bizim balkonda sesler, curcuna, ışıklar, kokular, hayat var. Çay kokusuna buz gibi karpuz kokuları karışıyor. Cırcır böcekleri bile kendinden geçercesine maçı anlatan spikeri bastıramıyor. Okumayı daha önceki yıl sökmüşüm, keloğlan, nasreddin hoca, cin ali kitaplarından başımı kaldırmıyorum, dünya hakkındaki tüm bildiklerim star ve show tv'nin gösterdiklerinden ibaret. Bu yüzden büyük olasılıkla o akşamlarda o ekrandaki yeşil sahada koşturan kötü kesimli formalı, acayip saç şekillerine sahip adamların neler yaptıklarına, ortada dönen olayın ne olduğuna dair pek bir fikrim yok. Ama her şeyi, o anları, o duyguları, o kokuları zihnime kazıyorum. Anlamasam da.
Ta ki 98 fransa'ya kadar. Bu olayın ne olduğunu işte tam olarak orada, o vakitte anlıyorum. Babam hiçbir zaman öyle küfrederek, fanatiklik boyutuna vararak takım tutarak futbol izleyen, takip eden bir insan olmadı. Zevk almak için, kendisi de yıllarca bu oyunu oynadığı için izledi hep. Gollerde heyecanlandı herkes gibi, hatalarda sinirlendi ama hiçbir zaman oturduğu yerdeki istifini, çatalındaki karpuzunu bozmadı. Annem de hep onunla birlikte izledi maçları. Bir gün olsun amaan bunu mu seyredeceğiz demedi. O da izliyordu maçları, o da heyecanlanıyordu, o da inceliyordu futbolcuları, kaleye bir türlü girmeyen topları, saçma kararlar veren hakemleri. Ayağına bir kere bile top değmemiş olsa da o ekranın karşısında elinde iki şiş, bazen dantel işi, kaçırmadan oturdu hep. Yorum yaptı, karıştı, heyecanlandı, sevindi, soru sordu. Ama en önemlisi zevk aldı, eğlendi, sevdi.
İşte belki de tam bu yüzden o öğleden sonrasında, G..teyzelerin salonundaki o kanepeye oturmuş efsane olmuş, bana göre efsane belki de, Arjantin-İngiltere maçını izlerken bende birşeyler yerine oturdu, birşeyler anlam kazandı. Annemler yine yaz sıcağının verdiği bunalmayla balkonda oturmuş çekirdek çitlerken ben sırf onların muhabbetlerinden kaçabilmek için içerde oturuyordum. Açık balkon kapısından sesleri geliyordu, televizyonun kumandası elimde ilerliyordum. Çok iyi hatırlıyorum, önce Athena'nın o ilk klibine rastladım. Skalonga. Bitene kadar ona baktım, delirmiştim resmen, ne manyak şeydi o öyle. Daha önce hiç öyle birşey dinlememiştim. Vay be dedim, çok eğleniyorum şu an. Sonra ilerledim kanallar arasında, maça denk geldim bir tane. İzlemeye başladım. G..teyzelerin koltuklarını hep bizimkilerden daha çok sevmiştim, evlerini de hatta. Zaten küçükken uzunca bir süre diğer evleri ve aileleri hep benimkinden daha çok sevdim. Ama o maç sırasında, o dakikalar boyunca hiçbiri kalmadı etrafımda. O salondan, o kanepeden çıktım, ekrandaki o yemyeşil sahadaydım. O binlerle birlikte o topa kilitlendim. Kulağımda hala Skalonga vardı, içimde kat be kat artan coşkusu.
Ve sonra birşey oldu. Peşpeşe birkaç şey aslında. Etkileri tüm ömrüm boyunca sürecek birkaç zincirleme şey. Spikerin Beckham diye çığırdığı sarışın mı sarışın bir İngiliz topu almış son sürat koşuyordu karşı kaleye doğru. Orta sahayı ya geçti ya geçmedi, Simeone diye bir Arjantinli'ye takıldı, düştü. Boylu boyunca yerdeydi. Hakem daha henüz Simeone'ye kartı göstermişti ki döndü, bir de Beckham'a kırmızıyı bastı. Tüm tribünler ve ekranın karşısındaki ben, manyakça bağırdık. Neler oluyordu, adam Beckham'ı düşürmüştü, öyleyse Beckham niye atılıyordu? Fişek gibi bir sinirle sahanın kenarına gitmekte olan Beckham'ın görüntülerinin arasında pozisyonun tekrarını getirdiler ekrana. Deli fişek sarışın adam, onu düşürene - hem de kendisi daha yerdeyken - tekmeyi basmış, düşürmüştü. Gene de anlamadım ben, anlamak istemedim.
Olmazdı öyle şey, iyi etmişti Beckham. Ya ne yapsaydı, yanına mı bıraksaydı? En az onun kadar delirmiştim. En az İngiltere seyircisi kadar delirmiştim. Ya da durun, onların binde biri kadar bile delirmiş olamazdım. Çünkü İngiltere o kupaya Beckham'ın bu salaklığı yüzünden veda etti büyük ölçüde, maç bir yönde giderken o saniyeden itibaren tam tersi istikamete döndü ve hem İngiltere'nin hem de Beckham'ın kaderi tamamen değişmiş oldu. Yeni yeni parlayan bu yakışıklı, şaheser gibi Manchasterlı futbolcu en dibe, en tepeye tırmanmak üzere düştü. Ama en önemlisi, ben orada o birkaç dakikada pek çok şeyi anladım, pek çok şeyi hissettim. Futbolu anladım, bu oyunun ne demek olduğunu anladım içimde, ta en derinde, hiç gitmemecesine.
Anlamıyorum bu yüzden her iki senede bir futbol şampiyonası olduğunda insanların gitgide daha az heyecanlı, daha fazla herşey normalmiş gibi davranmalarını. Hayat dursun istiyorum, onlar da heyecanlansın, onlar da hissetsin istiyorum. Çayımızı, çerezimizi alıp ekran başına kurulalım, hop oturup hop kalkarak, her bir pozisyonu tartışarak zevkini çıkaralım istiyorum. Gerçek futbol, saf katıksız futbol izleyelim istiyorum. Evimde olduğumu hissetmek istiyorum, uzun bir zamandır bana gerçekten evimdeymişim gibi, kendimmişim gibi hissettiren neredeyse tek futbol kaldı çünkü.
![]() |
| kaynak bbc |
Biliyorum bir sürü şey vardı dert edinecek, edinmek gerekecek, haklısınız. Biliyorum. Ama bir başka direnme yoludur bu belki, bir başka isyan etme, karşı çıkma, dimdik durma, birleşme, anlama yoludur. Özgürlüğümüzü elimizden alabilirler bugün, bedenimize söz hakkını tanımayabilirler, biz uykudayken herşeyi halledebilirler, herşeyi satıp, ses çıkaranı susturup, düşünceleri yakabilirler bugün. Ama en azından, bunu alamazlar elimizden, futboldan aldığımız zevki, hissettiklerimizi bugün değil, hiçbir gün alamazlar.
11 Haziran 2012 Pazartesi
çelişki
”Dolu dolu yaşanmış bir hayatın aranması, çelişkili gözükse de, yalnızlığa mahkumdur. Sanıyorum ki 'yalnızlık' dediğimiz şey, bir insan için çok önemlidir. Yeter ki ona gerçekten zarar vermesin.”
[N.Ray]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...


