28 Temmuz 2011 Perşembe

I turn my back and you're messin around



"I hate myself for loving you
Can't break free from the things that you do
I wanna walk but I run back to you that's why
I hate myself for loving you"


Tüm canlı kayıtlarını dinlemek istiyorum, şu saatte. Sonra da camdan dışarı bağırmak istiyorum Joan'la birlikte el çırptıktan sonra "Hey Jack it's a fact" diye. Öyle birşey.

Bodrum'a da indik hani

Tabiki burdan atlamadım, ama ayaklarımda kesiklerle ayrıldım o kayalıklardan.
Döndüm. Yaklaşık 12 saatlik bir gece yolculuğundan sonra nihayet Ankara'nın güneyden daha sıcak asfalt yollarına kavuştum. Gitmeden önce dediğim gibi, biraz yeni bir yer keşfettim, biraz sahilde şezlonga uzanıp macera kitapları okudum, biraz güneşten kavruldum, birazcık da herşeyi unuttum.
Şöyle ki, tüm sene boyunca 6'da kalk-servise bin-pencereleri kapalı ofiste çalış-eve gel şeklinde kafayı üşütmek üzere olan bir arkadaşımın, lise arkadaşı ve onun da üniversite arkadaşıyla birlikte atladık, Turgutreis'e gittik. Şimdi bu aşamada Turgutreis Bodrum'un şu kadar nüfuslu şu rakımlı bir beldesi demek geldi içimden ama o kadar da değil :p Onun yerine Turgutreis, Bodrum'un merkezinden yaklaşık 30-45 dakikalık bir dolmuş-otobüs yolculuğuyla ulaşılan, denize çıkıntı yapan o kara parçasının en uç tarafına doğru olan kısımda yer alan bir beldesi. Denize nazır bir apartından kaldığımız Turgutreis, bildiğiniz emekli-yaşlı-kedili cenneti. Biz bilmiyorduk, tahmin edememiştik, Bodrum'a gidiyoruz sonuçta diyerek gittik. Ama otelin giriş kapısından kaydımızı yaptıracağımız masaya doğru yürürken bacaklarımıza sürünen iki kediden anlamalıydık, kedi varsa yaş ortalaması yüksektir.
Turgutreis'te bir sahil kasabası havası da yok. Deniz kıyafetiyle falan ortalıkta dolaşmaya kalkışmamak gerek, nerdeyse insanlar tuhaf karşılıyor o derece. Zaten merkezde doğru düzgün bir şekilde girebileceğiniz bir sahil de yok. Göbekli amcalar süzmeye başlıyor hemen. Dolmuşlara atlayıp, Akyarlar tarafına falan gitmeniz gerekiyor. 4-5 tane plaj var adı bilindik. Meteor plajını her sorduğumuz yerde tavsiye ettiler, biz ona gittik mesela iki kere. Ama orası da bildiğiniz çocuklu aileler ve tavla-okey oynamaya gelmiş emekliler plajı. Şezlongunuzda tam rahatça uzandığınızı sandığınız anda iki tarafınızda denizden koşturarak annesine fırlayan ufaklıkların kovasından küreğinden sıçrayan çamurlarla banyo yapmış olabiliyorsunuz. Ayrıca Çeşme-Alaçatı ve kuzey ile güneyde başka sahiller görmüş biri olarak Bodrum'un plajlarını da denizini de yeterince pis buldum. Hiçbir çekiciliği yok. Denizin rengi bile renk değil.
Turgutreis'in merkezinde hiçbir şey yok bu arada onu da söyleyeyim. Bir Şevket Sabancı Parkı var merkezin biraz kenarında. Ama orası da ara ara gelen lağım kokusuyla pek hoş. Dolmuş durağından 4 tl'ye Bodrum merkeze gidilebiliyor. Zaten olayın büyük çoğunluğu da orada. Çarşı ve Barlar Sokağı'nda dolaş dur vaziyeti. Bir de teessüf ediyorum dolmuş sürücüsü ağbiye. Ankara'nın gece 12'den sonra otobüsü dolmuşu metrosu olmayan  bozkırından gelmiş saflar olarak, "en son kaçta var dolmuş" diye soruşuma neredeyse dalga geçer gibi "5'e kadar" falan diye cevap verdi kendisi. Niye öyle güldün ki bana ağbi, sonuçta Gökçek'in kaçan otobüsleriyle yaşıyorum yılın 12 ayı.
Bodrum'un Çarşı denen kısmı iyi, hoş. Ama özellikle akşam-gece vakti o dar ve yüksek duvarlı sokaklarda etrafınızda 180lik 190lık turist kafileleriyle dolaşmak hiç hoş değil. Tıklım tıkış halde, bir sürü "iyi yaratılmış-malzeme konusunda kıyak geçilmiş" insan evladıyla yürümeye çalışırken boğulmamak içten bile değil 1.50lik bir boyla. Barlar Sokağı da sahilin kenarında uzanan yolun kıyısındaki irili ufaklı barlar-kafeler şeklinde bir yer.  Gündüz gözüyle de gördüğüm sokak, gece daha bir güzeldi. Biz gayet yüksek sesler sokağa taşıran bir tanesinde o yüksek taburelere tüneyip, bir iki birşeyler içtik. Bu sırada mekanın içinden gelen dans müziği seslerine dayanamayıp denemeye karar veren arkadaşlarım kalkıp, içeri gitti. Onlar dönene kadar masada Bodrum'un gece havasının tadını çıkarıp, biraz ilerideki bir mekanın dış duvarındaki ekrandan National Geographic kanalına bakıyordum ki karşımdaki tabureye bir çocuk fırladı (çocuk derken 18-28 yaş arası erkekleri kastediyorum yani). Ben yavaş yavaş içeceğime devam ederken "Hello" diyerek lafa girdi. Tabiki boş boş baktım. Haa bu arada tabiki diyorum ama nedenini bilmiyorsunuz değil mi? Yani tamam 13 yıldır devamlı İngilizce eğitimi almış ve mecburen hayatımın hemen hemen her alanında İngilizce'yle uğraşmış bir insan olarak bana da doğal olarak yabancılardan gelen "Hello"lara gerektiği şekilde karşılık vermek öğretildi. Sorun orada değil. Sorun benim, karşımdakilerin neden İngilizce konuştuğunu konuşmaların o ilk 15 dakikasında falan anlayamamam, anlam verememem. Bu anlamsızlık karşısında da önümdekinin yabancı bir insan olduğuna bir türlü inanmak istememem. Daha birkaç hafta önce aynı şey burda, Ankara'da da oldu. Meşrutiyet'in girişinde arkadaşımı beklerken iki adam yanıma gelip, İngilizce olarak Kızılay neresi diye sordu. Aynı boş bakışlarla baktım. Sonunda bir tanesi "İngilizce biliyor musun?" diye sordu. Biliyorum tabi dedim, ama içimden de biliyorum da niye siz İngilizce konuşuyorsunuz ki şimdi diyorum. "Kızılay burası mı böyle bir nokta mı yoksa hani geniş bir alan mı?" falan diye adam sormak istediğini açıklamak zorunda kaldı. Neresi olduğunu anlattım, durduğumuz yerin de Meşrutiyet Caddesi olduğunu söyledim. Biraz ilerdeki tabeladan okumuşlar onlar da, "mesrutiyet" diye tekrar etti. Sinirlendim, hala daha neden İngilizce konuştuklarına anlam veremiyordum ya adamı hemen düzelttim sanki kafasına çantamı geçirecekmişim gibi, "MeŞrutiyet diyoruz biz ona" dedim. Sonra da etrafıma bakınmaya başladım. Evet, ben bir gerizekalıyım. Gayet turist olan iki genç insana hiçbir şekilde yardımcı olmadım. Teşekkür edip, uzaklaştılar benden. Bense hala kendi kendime cık cıklayıp, biri bana şaka mı yapıyor yoksa bu iki tip benle dalga mı geçmeye gelmiş diye olduğum yerde sinirleniyordum.
Bodrum'da da aynı şey oldu ama bu sefer biraz algı problemim vardı. Çocuğun hello'suna başımı hafif sallayarak karşılık verdim ama sonraki dediklerini müzikten doğru düzgün anlamadığımdan "ha?" yaptım birkaç sefer. Yerinde duramayan zıp zıp bir tipti, o da İngilizce'den pek anlamadığımı düşündü, nereli olduğumu sordu. Buralı olduğumu söyleyince neşeli bir şekilde bilmek istediğini gösterdi, "Merhaba" dedi dili döndüğünce. Güldüm, birşey demedim. O birşeyler daha dedi, gene duyamadım. Sonunda beni rahatsız ettiğini düşündü, özürler dileyerek geldiği gibi zıpladı, arka masalardan birine geçti. O yüzden diyorum ki sayın turistler, benimle iletişime geçmek istiyorsanız önce kendinizi sabretmeye bir hazırlayın. Ardından da alnınızda "ben yabancıyım İngilizce konuşursam kusuruma bakma lütfen" yazar şekilde yanıma yanaşın. Yoksa vallaha da inanmıyorum billaha da inanmıyorum. Yani dışımdan inanıyorum da içimden ikna olamıyorum. Bir de dediğim gibi sabredin, ilk 15 dakikayı atlattık mı saçma bir şekilde bakmayı keseceğim, söz.
Neyse zaten ertesi günkü yat gezisinde de bir dolu İtalyanı, Fransızı ve Alman'ıyla 5-6 saat geçirdik. İtalyanların geveze olduklarını biliyordum ama bu kadar da susmadıklarını tahmin edememiştim. Bir de o üçüncü koyda büyük ihtimalle boğulacaktık, burdan şükürlerimi sunuyorum, tekneye ulaşabildiğim için.
Sonuçta üç günlüğüne de olsa toplamda 24 saatlik yol tepip, Bodrum'u görmüş oldum. En azından üç günlüğüne herşeye dışarıdan baktım. Karar vermeye çalıştım, kendime güven duydum, soru işaretlerinin üzerine gideyim dedim önce, neden olmasın dedim. Sonra niye yapayım ki dedim, boşverdim. Ama şöyle boşverdim, artık ters olmayacağım, sadece düz olacağım. Karşı çıkmak için zorlamayacağım kendimi, içimden ilk başta geleni, olduğu gibi bırakacağım. Sadece geri çekilmeyeceğim. Ama ilerlemeyeceğim de. Düşünmenin, irdelemenin, birşeylere ulaşmaya çalışmanın bir anlamı yok çünkü. Sadece salaklıkların, çocuklukların bitmesi gerek. Bitmiyorsa da gereği yokmuş demek ki.
Evet 365 günde 3 gün tatil bana bunları verdi. Darısı başınıza, belki çok güzel şeyler olur bu güneşin altında.

22 Temmuz 2011 Cuma

Yol

"The best thing for being sad," replied Merlyn, beginning to puff and blow, "is to learn something. That is the only thing that never fails. You may grow old and trembling in your anatomies, you may lie awake at night listening to the disorder of your veins, you may miss your only love, you may see the world about you devastated by evil lunatics, or know your honour trampled in the sewers of baser minds. There is only one thing for it then--to learn. Learn why the world wags and what wags it. That is the only thing which the mind can never exhaust, never alienate, never be tortured by, never fear or distrust, and never dream of regretting.  Learning is the thing for you. "
(The Once and Future King - T.H.White)

İstiyorum ki

İstiyorum ki ben şöyle bir gidip kafamı toparlayayım, gözlerimi dinlendireyim, radyasyonumdan birkaç gün ayrı kalayım.
"Gülün Adı" biteli günler oldu ama bir türlü yazamadım, onun yazısını daha sakin bir kafayla kelimelere dökeyim. Filmini izleyeyim şöyle bir Sean Connery-Christian Slater hasretimi gidereyim.
En çok da sakinleşeyim istiyorum. Ne istediğimi bilir hale geleyim. Midemdeki yumruk hisleri geçsin, Ben Barnes etkisine geri dönebileyim.
Biraz bu herşeyden suçluluk duyma, hiçbir şeye yetememe, etki edememe duygularından sıyrılabileyim. Kendime acımaktan vazgeçebileyim.
Geçen yaz en azından 90 sayfalık bir hikaye yazabilmemin verdiği sevindirici histen sonra bu sene iki satır bile yazamamış olmamın kuruluğundan kurtulabileyim.
...
Diye cuma akşamı güneye doğru yol alıyorum. Salı günü burdayım hesabımca. İstiyorum ki ben bir gidip, kendimi göreyim yani.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Süzülelim...

Şimdi şu sırayla gözlerinizi kapayıp, dinlerseniz kendinizi tamamen farklı bir yerde, farklı bir zamanda uçarken bulacaksınız.






Ben yaptım, oldu. Yaklaşık 15 dakika, bulutların arasında süzülmüş gibi oluyor. Ama öyle hafif hafif değil, rüzgar suratınıza suratınıza çarparken kollarınızı açmış serinliği hissetmeye çalışırmış gibi.
Rüzgar çarpa çarpa belki düşüncelerimizi de uyuşturur mu ki.

Where is your heart Elinor?

Saçma. Evet saçma.
Anlayamıyorum. Önce anlamak istemediğimden vazgeçmiş oluyorum. Sonra anlamak istemeye başlıyorum. Anlamaya çabalıyorum. Anlamak istiyorum. Gerçekten.
Ama olmuyor. Aklım almıyor. O ipin ucundan tutsan, başka bir ipe bağlanıyor. O ip de gidip düğüm oluyor. Diğer ipin ucuna gideyim ordan devam edeyim desen, bu sefer o da tutup başladığın yere geri götürüyor.
Bir şey yapmak için değil, sadece anlamış olmak için anlamak istiyorum. Bilmenin, bilginin verdiği tatmin ediciliğin zaferi için bilmek istiyorum.
Ama olmuyor. Saçma bir döngü, dönmeye devam ediyor. Çıkayım diyorum. Elimle itip, dışına atayım döngünün. Elimde bir şey kalmasın, bir sonuca ulaşmasın. Sadece kırayım, çıkayım. Ama ben çıktım zannediyorum, bir bakmışım içerdeyim.
Sarsmak istiyorum, bağırmak istiyorum  "Ne! Ne! Ne!" diye.Sarsılmak istiyorum. Adamakıllı. Yoksa böyle hep ufak ufak sallanıyorum. Geçmiyor.
Bitsin istiyorum. Sonuçlu veya sonuçsuz. Sadece bitsin. Bileyim, bitsin. Öğreneyim, yere veya göğe çarpıp geri geleyim, düzeleyim. Ama yeter ki bitsin.
Çünkü böyle, çok anlamsız.
Ve kanımca çoğu Jane'in suçu. İnandırdı. İnandık. Öyle değilmiş. O da biliyordu ki öyle olmadığını, hep "öyle" olduğunu söyledi bize. İnanmamızı istedi.
Saçma.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Mikrofon elimde

Ayşe'nin Kitap Kulübü'nde şöyle bir yazı vardı geçen hafta:


Zamanım Yok!..




Çok çalışıyorum Zamanım Yok!..
Tatildeyim Zamanım Yok!..

Yemek yapıyorum Zamanım Yok!..
Yemek yiyorum Zamanım Yok!..

Çocuk bakıyorum Zamanım Yok!..
Çocuk yapıyorum Zamanım Yok!..

Dizi izliyorum Zamanım Yok!..
Çekimlerdeyim Zamanım Yok!..

Konsere gidiyorum Zamanım Yok!..
Gitarımı akord ediyorum Zamanım Yok!..

Bahane....
Bahane....
Bahane....

Bitti mi?


O zaman hemen konuya geçiyorum. Burada uzun uzun yazıp kimseyi sıkmak istemiyorum, merak etmeyin.

Biz gönüllü olarak Altı Nokta Körler Derneğine sesli okuma yapıyoruz. Hemen korkmayın sesinizin özel veya tüzel olmasına gerek YOK :)!.. Önemli olan tane tane okumak. Boş zamanlarımızda bilgisayaramıza yüklediğimiz çok basit bir kayıt programı ile bunu gerçekleştiriyoruz. Eğer siz de katkıda bulunmak istiyorsanız e-mailimizden bize ulaşın : ayseninkitapkulubu@gmail.com !..


Alışveriş yapıyorum Zamanım Yok!..
Saçımı boyatıyorum Zamanım Yok!..

Kitap okuyorum Zamanım Yok!..
Kitap yazıyorum Zamanım Yok!..

Bahane...
Bahane...
Bahane...

Ben kendi adıma evde bulunduğum şu sıralarda - elimdeki kitaplardan, yüklediğim dizilerden, filmlerden- arta kalan biraz zamanım olduğuna karar verdim ve becerebildiğim kadar katkıda bulunmak için harekete geçtim. Aldım elime mikrofonu. Tabi bu arada insanın bilgisayarın parmak kadar mikrofonunu ağzına sokarak ve karşısında duymayan insanlar varmışçasına bağırarak konuştuğunda kendi sesinden ne denli tiksinebileceğini öğrenmiş oldum :p Ha bir de 5 yıllık bilgisayar mühendisliği eğitimi hiç bir işe yaramıyormuş, kafanızda bir ton algoritmayla gene de basit bir ses kayıt programının önünde sesler çıkarıp, sonra da "nereden kayıt ediyormuş ki bu" diye salak saçma bakınabiliyormuşsunuz. Hayır 4 sayfa okuduktan sonra titrek sesle insan nasıl anlamaz ki "ready"nin yanıp sönmekte olduğunu? "Recording" yazdığında ekranda, surat ifademi tahmin edebilirsiniz.
"Haaa...Kaydetmemiş yani." 

Healer {힐러} (2014)

 Seo Jeong Hu oğlumuz, "healer" kod adıyla tanınan bir çeşit gece kuryesi. Ahjumma kod adlı bir hacker'ın kulaklıklarından ver...