Xena ve Gabrielle, geçen bölüm Gabrielle'in masumiyetiyle ilgili sınavlardan geçmelerinin üzerine bu bölümde de nehir kenarında bir beşik içinde bebek buluyorlar. Bu bebeğin annesi babasını bulalım diye nehrin ilerisindeki köye doğru çıktıkları yolda da bir grup köylünün asarak öldürmeye çalıştığı bir kadını kurtarıyorlar. Bu kadının adı da Pandora çıkmıyor mu? Yok ama o meşhur olanı değil, onun torunu. Çantasında da meşhur kutuyu taşıyor. Kahramanlarımız ellerinde bir bebek ve yanlarında da içinde insanlığın son umudu kalan kutusuyla Pandora ile bir hana girip, süt istiyorlar. Ama absürdlükler burada da bitmiyor. Ulan biz bu bebeği bir sepet içinde nehirde bulduk, anası babası bunu istiyor olsaydı zaten bebeğin o sepette ne işi vardı da biz şimdi gerisin geri onlara teslim etmeye çalışıyoruz diye düşünmeyen kahramanlarımız bir de bebeği almaya gelen kralın askerleri ile dövüşürken de kralın danışmanı Pandora'nın kutusunu alıp kaçmıyor mu? Bitmedi. Kehanete göre bu bebek kralın tahtını ele geçirecekmiş de, o sebeple kralın danışmanı veriyor gazı krala biz bulalım bunu diye. Bu arada kutu, üstündeki kilit torun Pandora tarafından sıfırlanmadıkça kendi kendine açılıyor diye kahramanlarımız geceyarısından önce kutuyu da kurtarmak zorunda kalmıyor mu? Bölümün yazarı Terence Winter büyük ihtimalle bir yerleri açık yattığı bir gecenin sabahında yazmış bu senaryoyu. Başka açıklaması yok.
25 Eylül 1995'te yayınlanan bu birinci sezonun 4.bölümünün konusunu anlatışımdan anlayabileceğiniz gibi hiç sevmiyorum. Yani benim için izlemesi en eziyet bölümlerden biridir herhalde. Çünkü sadece yapay zeka ile yazdırılmış gibi duran senaryosundan da değil bu duygularım. En ucuz ve çiğ duran bölümlerden de biri çünkü. Her şey ve herkes sanki okul müsameresinde hazırlanan bir sahnede yer alıyormuş gibi. Hareketlerde de bir mantık yok, senaryoda da bir mantık yok. Aralarda bir şeylerin devamı olması gerekiyormuş, sanki çekilmiş de o kısım sonra kesilmiş gibi falan böyle çok ilginç bir çalışma olmuş bu bölüm. Hayır bir de neredeyse yıllar boyunca her bir bölümün başında gösterilecek olan jenerikte yer alan sahnelerin hemen hepsi bu bölümden. O da ilginç.
![]() |
| Xena, saraydaki Quarter Moon Festivali'nde egzotik dansçı olarak dans ediyor |
| İşte bahsettiğim duvar resmi |
Bölümün sanatsal olarak yaptığı tercihler de kafa karıştırıcı bir yandan. Normalde Xena evrenimizi evet fantastik bir yerde konumlandırıyoruz ama genel hatlarıyla bir Antik Yunan-Roma, milattan önce birinci binle milattan sonra birinci bin arasında bir hava veriyor normalde. Diğer kültürlere girilen özel bölümler de var evet ama onların zaten ne olduğu belli. Bu bölümde bir sepete konulan bebek hikayesiyle başlıyoruz ki çoğumuzun Tevrat'tan bildiği bu hikayenin Mezopotamya kültürlerinde çok daha erken dönemlerde yazılanları da var. Neyse hemen ardından Yunan mitolojisindeki Pandora ile çarpışıyoruz. Mücadelenin geçtiği han ve kralla danışmanı ve onların masaları döşekleri falan hep Ortaçağ Avrupası vibe'ı veriyor. Sonra bir bakıyoruz kralın sarayında öyle orta bir yerde duvarda yarısı dökülmüş bir duvar resmi var, kralın ölen kraliçesi. Kral ona bakıp bakıp üzülüyor, sanki 19.yy.da şatosunda eski karısının tablosuna bakan bir dük gibi. Bu arada o duvar resmi tam olarak yüzyıllar sonra arkeologların Minos ya da Miken saraylarında buldukları gibi duruyor, hani yeni yapılmış gibi değil de yüzyıllar sonra yarısı dökülmüş de diğer yarısını da İngilizler Fransızlar mala ile söküp parça parça müzelerine götürmüşler gibi. Bu kahkaha attıran görüntüyü geçsek bu sefer de Xena'nın saraydaki kızlarla bir dans gösterisi var, hepsi sanki 10.-11.yüzyıllarda bir Arap sarayında meşk ediyor gibi. Ya da Binbir Gece Masalları'ndan bir sahne gibi. Müzik de öyle, danslar da. Hatta kıyafetler de. Hele son kısımda Xena ile Gabrielle'in bebeği birbirlerine fırlatarak kötü adamlarla dövüşmesi akıllara zarar ziyan. Bu senaryoyu yazan Terence Winter, 5 yıl sonrasında efsane dizi Sopranos'ta da tam 25 bölümde yazarlık yapmış. İnanılır gibi değil.
| Bebeği ortaya koyup sepeti onun etrafında sıfıra sıfır örmüşler gibi yapmayı nasıl başarmış olabilirler |
Neyse bölümün bize tarih ve mitolojiden neler kattığına bakalım. Bahsettiğim gibi elimizdeki ilk hikaye sepet içinde nehre bırakılan bir bebek. Ve bir kehanetin bir kralın tahtını ele geçirecek bu bebekten bahsetmesi üzerine.
Bu tür hikayeler mitolojide ve tarihte genelde daha mütevazi geçmişlere sahip kralların, sonradan krallıklarını daha meşru göstermek için anlatılagelen ve bu kişilikleri daha efsanevi bir temele oturtmak için oluşturulan bir anlatı şekli. Pek çok kahramanın hikayesinde rastlayabiliyoruz bu yüzden.
![]() |
| Bu bronz kafa Sargon'un da olabilir onun oğlu Naram-sin'in de olabilir |
En erken rastladığımız bu şekildeki hikaye Akkad kralı Sargon'unki. Kendisinin M.Ö.3.binyılda yaşadığını biliyoruz ancak M.Ö.7.yüzyıla ait bir metinde kendi ağzından doğumuna dair şöyle diyor mesela: "Annem baş rahibeydi, babamı tanımadım. (...) Baş rahibe annem beni gizlice doğurdu. Beni sazdan bir sepete koydu, kapağını ziftle kapattı. Beni nehre attı, nehir üzerime yükseldi. Nehir beni yukarı taşıdı ve su çeken Akki'ye götürdü. Su çeken Akki beni oğlu olarak aldı ve büyüttü. Su çeken Akki beni bahçıvanı olarak atadı." Bahçıvanlıktan sonra talihi yaver giden Sargon kral oluyor haliyle.
Sonra benzer bir hikayeye Hindu destanı Mahabharata'da rastlıyoruz. Karna isimli kahramanımızın doğumu da benzer bir şekilde oluyor. Efsaneye göre, Yadava hanedanından Şurasena adında bir kral ve onun Pritha (sonradan Kunti) adında güzel bir genç kızı var. Durvasa adında bir rishi (Vedik bilgin ve kahin), kralı ziyaret ediyor ve sarayda misafir olarak ağırlanıyor. Şurasena, Pritha'dan Durvasa'nın konaklamasının rahat geçmesini sağlamasını istiyor. Ayrılırken, konaklamasından ve Pritha'nın özenli hizmetlerinden memnun kalan Durvasa, ona teşekkür babında Siddha mantrasını vererek, dilediği zaman herhangi bir tanrıdan kendisine bir çocuk vermesini isteyebileceğini söylüyor.
![]() |
| Kahramanımız Karna manyak savaşıyor temalı heykel Rajastan'dan |
Genç (ve haliyle tüm bu yaptıklarından yarımakıllı olduğuna kanaat getirdiğim) Pritha meraklanıyor, mantranın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir sabah güneş doğarken, kendisine bir oğul vermesi için herhangi bir ilahi Tanrı varlığını çağırabileceği mantrayı başlatıyor. Güneş tanrısı Surya'yı çağırıyor. O da hoop gelip, al sana bir oğlan diyor. Pritha kafası karışmış ve utanmış hissediyor, herkesin ne düşüneceğinden ve ailesini nasıl utandıracağından endişeleniyor. O zamanlar, Vedik uygarlığına göre, bir kız evlenmeden önce çocuk doğurursa, evlenme olasılığı daha düşük olurmuş diye bu yarımakıllı, yeni doğan bebeği yastıklı bir sepete koyup, sarayın yanındaki küçük Aşvanadi nehrine bırakıyor.
Sepet yüze yüze Charmanwati nehrine ulaşıyor ve nehir onu Yamuna Nehri'ne taşıyor. Oradan da ver elini Ganj Nehri'ne ve oradan da Anga krallığına (antik Bengal) ulaşıyor. Orada, bir arabacının karısı olan Radha tarafından bulunuyor ve Radha, bebek Karna'yı kocası Adhiratha Nandana'ya götürüyor. Hemen evlat edinip, ona Vasushena adını veriyorlar. Kendi oğulları gibi büyütüyorlar. Büyürken, evlat edinen ebeveynleri Karna'ya onu bulduklarını ve evlat edindiklerini anlatıyorlar gereksiz bir şekilde. Bu bilgi Karna'yı etkiliyor, terk edildiği için utanıyor ve bu, destan boyunca öz kimlik duygusunu şekillendiren bir tema oluyor.
![]() |
| The Infant Oedipus Revived by the Shepherd Phorbas, Antoine Denis Chaudet, 1810-1818, The Louvre |
Bir başka sepetle nehre bırakılan bebek hikayesi değil ama bu bölümümüzdeki gibi bir krala bildirilen bir kehanete göre öldürülmeye çalışılan bir bebeği içeren hikayemiz ise Oedipus'un hikayesi. Xena ile Mitoloji Saati 5 : Xena:TWP 101 - Sins of the Past'ta bahsetmiştik Oedipus'tan.
Oedipus, Tebai kralı ve kraliçesi Laius ve Jocasta'nın oğlu. Bir süredir çocuk sahibi olamayan Laius, Delfi'deki Apollon Kahinine danışıyor. Kahin, Laius'un doğacak herhangi bir oğlunun onu öldüreceğini söylüyor. Bu kehanetin gerçekleşmesini önlemek amacıyla, Jocasta gerçekten bir oğul doğurduğunda, Laius oğlunun ayak bileklerini deldirip birbirine bağlıyor bebek emekleyemesin diye; Jocasta daha sonra çocuğu yakındaki dağda terk etmesi için bir hizmetçiye veriyor. Ancak, Laius'un istediği gibi çocuğu soğuktan ölmeye bırakmak yerine, hizmetçi bebeği Korintli bir çobana veriyor, o da çocuğu başka bir çobana veriyor. Bebek Oedipus, sonunda kendi çocukları olmadığı için Korint kralı ve kraliçesi Polybus ve Merope tarafından evlat ediniliyor. Küçük Oedipus'a, ayak ve bileklerindeki yaralardan kaynaklanan şişlikten dolayı "şişmiş ayak" anlamına gelen bu isim veriliyor haliyle.
Yıllar sonra, sarhoş bir adam Oedipus'a, kral ve kraliçenin biyolojik oğulları olmadığını söylüyor. Oedipus bu haberi ebeveynlerine (Korint kralı ve kraliçesine) söylediğinde onlar bunu reddediyorlar. Oedipus da diğer herkes gibi soluğu Delphi'deki kahinde alıyor. Kahin ona babasını öldürüp annesiyle evlenmeye mahkum olduğunu söylüyor. Her zamanki gibi detay vermeyen kahin manyaklığı. Gerisi de zaten bildiğimiz o trajik hikaye.
![]() |
| The Finding of Moses, Lawrence-Tadema Alma, 1904, Sotheby’s |
En bilindik ve popüler olanı ise bu nehre bırakılan sepetteki bebek hikayelerinin Musa peygamberinki herhalde. Zamanın - ki tam olarak bir tarihe oturtulamasa da popüler kültür genellikle M.Ö.1500-1200 arasına konumlandırıyor - Mısır'ında firavun, nüfusları artan Yahudiler başımıza bela olmasın diyerek ne yapayım ne yapayım diye düşünüp, çözümü haydi tüm yeni doğan erkek çocuklarını öldürelim diyerek buluyor. Bunun üzerine Kuran'da şu türden bir şeyler anlatılıyor (diğer kitaplarda ufak tefek farklılıklarla): Annesi Jochebed'e Tanrı tarafından Musa'yı bir tabuta (çeviride kayboluyoruz aldırmayın, sepet işte) koyup, Nil sularına atması emredilir ve böylece onu tamamen Tanrı'nın korumasına bırakır. Firavunun kızı değil, karısı Asiya, Musa'yı Nil sularında yüzerken bulur. Çocuk sahibi olmadıkları için firavunu onu oğulları olarak tutmaya ikna eder.
Buraya kadar öğrendiklerimize bakarsak ortada bir bebeği korumak için sepete koyup, nehre bırakma hikayesi var ama tam olarak hangi noktada başlamış da diğerleri o hikayeyi tekrar edip durmuş belli değil. Neyse.
![]() |
| Dizideki torun Pandora'mız |
Bölümdeki bir başka hikayemiz ise Pandora'nın ve kutusunun hikayesi. Bu konuda söylenecek çok şey var ama hem olabildiğince özetlemeye hem de açıklayarak gitmeye çalışacağım.
Hesiod'un yazdığına göre olay şuradan çıkıyor: Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp, insanlara hediye ettikten sonra Zeus da gıcık oluyor insanlara, diyor ki diğer tanrılara gelin biz bunların başına bir bela çıkaralım. Bela diye gördüğü de bir kadın yaratmak. Tüm Olimpos tanrıları bir şeyler atıyor karışıma ve topraktan bir kadın yapıveriyorlar genç cadı Sabrina'nın undan erkek yapması gibi. Bu kadını da kendilerinden ateşi çalan Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a eş olarak gönderiyorlar. Bu bizim Pandora oluyor tabi, Zeus da Pandora'nın yanına iyice olayları karıştırmak için bir pithos veriyor. Ağzı kapalı bir küp diyelim biz buna. Antik zamanlarda yiyecek içecek koyulan hani alt kısımda dar, ortası geniş, pişmiş topraktan çanak çömlek yani. Bu pithosun içinde de tüm kötülükler var. Pandora da tabiki kadın olduğu ve kadınlar da pek meraklı olduğu için (Antik Yunan erkek dünyasına gözlerimi nasıl devirdiğimi gösteremiyorum size) açıyor çömleğin ağzını ve içindeki tüm kötülükler belalar kaçıveriyor. Dünya artık tüm o kötülüklerle bugünkü bildiğimiz haline gelmiş oluyor yani. Pandora son anda kapağı kapatmayı başardığında içeride bir tek umut kalmış oluyor ve bu yüzden de o zamanda beri deniyor ki insanlar ne olursa olsun hep umuda sahip olacak.
![]() |
| Pithos dediğimiz şey bu çocuklar, hiç öyle kutu değil yani |
Bu hikayede ilk duyduğumdan beri benim aklıma yatmayan bir şey var (sanki her yeri aklıma yatarmış gibi). Çömleğin içinde tüm kötülükler varsa nasıl da umut orada oluyor? Umut kötülüklerden değil ki orada ne işi var? Ya da bu konuda da tıpkı "kutu" konusunda olduğu gibi bir çeviri hatası ile mi karşı karşıyayız? Yüzyıllardır aslında kötülükler diye yazmıyor da dünyanın tüm duyguları falan mı diyordu da yine işgüzar bir Hollandalı çeviri yaparken salladı? Çünkü 16.yüzyılda Rotterdamlı Erasmus abimiz ki kendisi tam olarak tahmin ettiğiniz sisteme adını veren kişi, Hesiod'un Pandora ile ilgili hikayesinin bu kısmını Latince'den çevirirken Yunanca pithos'u hımm bu pyxis'e benziyor diyerek alın size kutu diye yazmak istemiş ve sonra okuyan Avrupalı zeki insanlar da etraflarında hiç pithos görmediklerinden kutudur bu kutu olarak kabul etmişler.
Bu arada bölümde tabiki gerçekten bir kutu olarak yer alıyor Pandora'nın pithos'u. Bildiğimiz tavla kutusu gibi bir dümdüz yatay kutu. Üstünde de Futhark sembolleri, rünler var ki çocukken haliyle hiç dikkatimi çekmemişlerken bugün izlerken kahkaha atmama sebep oldular. Yani Kuzey Avrupa kültürlerine ait olan bu sembollerin en eski örnekleri yamulmuyorsam 9.yüzyıla uzanıyor.
Bu umut konusunda da bu arada dediğim gibi bir çeviri hatası olmasa da algılamada eksiklik olabilir. "Brill's Companion to Hesiod" kitabında da bahsettiği üzere buradaki umut tam olarak o anladığımız sevindirici umut değil de Shawshank Redemption'da da bahsi geçen o aldatıcı beklenti duygusu olabilir. İnsanı yine de umut edip, devam etmeye, nefes almaya, yaşamaya ikna eden o umut duygusu. Pandora'nın kutusunun bize bıraktığı o hediye/lanet de bu umuttur belki işte.
![]() |
| The Making of Pandora, the Niobid Painter yaptı diye düşünülüyor, yaklaşık M.Ö. 460-450. British Museum |
Bölümdeki hikayede karşılaştığımız Pandora'nın ise bu ilk yaratılan Pandora değil, onun torunu olan olduğunu söylemiştim. Şimdi bu ilk yaratılan Pandora ile onun eş olarak gittiği Epimetheus'un bir kızı oluyor, Pyrrha adında. Bu Pyrrha da Teselya kralı Deucalion ile evleniyor ve onların çocuklarından biri bu Pandora kızımız. Bu arada bu Pandora ismi tanrıların armağanı ya da direkt armağan olarak çevriliyor.
Bölümde ayrıca para birimi olarak dinar ismi geçiyor. Ki senaristlerimizin kafasının güzel olduğuna işaret gibi. Çünkü dinar, "denarius" olarak Roma döneminde (M.Ö.211'den itibaren) kullanılan bir birim ama daha popüler olarak bilineni 7.yüzyılda Orta Doğu'da ve İslami kültürlerde ortaya çıkan hali. Antik Yunan'da M.Ö.6.yüzyıldan itibaren drahma isimli bir para biriminden (gümüş yuvarlak bozuk para işte) bahsedebiliriz. Gözle görülür biçimde Antik Yunan'da geçiyor gibi olmasına rağmen Xena senaristlerinin zaten diziyi habire bir Roma dönemine konumlandırmaya çalışmaları bu şekilde ara ara oradan buradan hop hop çıkıveriyor. Sonraki sezonlarda ünlü Julius Caesar'ı bile konuk edeceğiz o derece.
![]() |
| Bölümdeki festivalden anladıkları erkekler sarayda masa başında yer içerken, Arabistan temalı müzikler eşliğinde dans eden kadınlar |
Bir de Quarter Moon Festival diye bir şey oluyor bölümde. Krallıkta kutlanan bu festivalin olduğu gece işte kralın danışmanı askerleriyle sarayda kendilerine ziyafet verip, dansöz oynatıyor. Kültürlerin birbirine karıştığı bu karmaşanın aslı Antik Mısır'da. Yani ismi Quarter Moon Festival olan şey, Antik Mısır'da Osiris'in ölümü ve yeniden doğuşu üzerine yapılan festivallerden biri. Mısırlıların kullandığı takvimde "2 Penip-t 2 Aakhet" tarihi oluyor bu ve bizim yılımızda Temmuz ayının ortası veya sonuna doğru bir zaman denk geliyor gibi. Ama içeriğinde dizideki gibi bir eğlenme şekli olduğunu zannetmiyorum.
![]() |
| Dizideki Lerna krallığı, adeta bir Disney prenses şatosu |
Bu bölümde Lerna adı verilen bir krallıkta olduklarını biliyoruz ancak bunu bölümün kendisinden değil, sonraki bölümde Gabrielle'in konuşurken söylediklerinden öğreniyoruz. Modern Myloi köyü yakınlarında, Doğu Mora Yarımadası'nda, Argolik Körfezi'nin batı yakasında yer alan Lerna, Yunan dünyasının en önemli tarih öncesi yerleşim yerlerinden biri. Yerleşim, sadece 5,50 metre yüksekliğinde ve toplam 180 metreye 160 metrelik bir alanı kaplayan alçak bir tepe üzerine yayılmış. Bu tepe, Neolitik dönemden Miken dönemine (MÖ 7. binyılın ortalarından 1. binyıla kadar) yaklaşık 5500 yıl boyunca ardışık yerleşim katmanlarının birikmesiyle oluşmuş. Kalıcı bir yerleşim yeri olarak bu konumun seçilmesinin nedeni, verimli topraklar ve Lerna'nın su kaynakları da dahil olmak üzere bol doğal kaynaklara sahip olması. Ayrıca, denize ve Arcadia dağlarına yakınlığı, sakinlerine deniz ticaret yollarını kontrol etme ve Arcadia'ya geçişi kontrol etme olanağı sağlıyor.
Argolik Körfezi'ndeki Mili köyü yakınlarındaki Lerna, Herakles'in ikinci görevinde öldürdüğü, çok başlı yeraltı su yılanı Lernaean Hydra'ya ev sahipliği yapmasıyla da ünlü. Bölgenin yeryüzü şekilleri ve doğal kaynaklarının ilham verdiği bu efsanelere konu olan güçlü karstik kaynakları mesela varlığını modern zamanlara kadar sürdürmüş.19. yüzyıla gelindiğinde çamur lagününe dönüşen göl ise tamamen yok olmuş.
Lerna'daki bu su kaynaklarını mitolojide Poseidon'un hediye ettiğine inanılıyor. Libya kralının kızları olan 50 Danaid'lerden biri olan Amymone ile işi pişirmesinin üzerine hediye ediyor Poseidon su kaynaklarını. Lerna ayrıca Antik Yunan'da Yeraltı dünyasının bilinen girişlerinden biri. Hatta bu yüzden Demeter onuruna burada Lernaea adı verilen festival de düzenleniyor.
![]() |
| Kralımız Gregor ve ateşlerde çürüyesi danışmanı Nemos |
Lerna'nın kralı olarak bölümde King Gregor ile tanışıyoruz. Mitolojide de tarihte de böyle bir krala rastlamıyoruz bulabildiğim kadarıyla. Latince Gregorius'un İngilizce biçimi bu isim, Geç Yunanca bir isim olan Γρηγόριος (Gregorios)'tan geliyor ve "dikkatli, uyanık" anlamına gelen γρήγορος (gregoros) kelimesinden türetilmiş.
Bölümün başlamasıyla birlikte duyduğumuz ilk isim kralın danışmanı Nemos. Belki biraz zorlarsak Yunanca Νεμέσιος (Nemesios) adının Latinleştirilmiş hali olan, Yunan tanrıçası Nemesis'in adından türetilmiştir diyebiliriz. Yunan mitolojisinde Nemesis, intikam ve adaletin kişileştirilmesi olduğuna göre de karakterimizin kötü doğasıyla uyuşan bir isim olmuş. Ya da Latince hiçkimse anlamındaki Nemo olarak da kabul edebiliriz.
![]() |
| Gabrielle ile Ophelia |
Sonrasında bebeğimizi kurtarmak için nehre bırakan saray hizmetçisi Ophelia ile onun konuştuğu bir başka saray hizmetçisi Philana ile karşılaşıyoruz. Philana ismi ile gerçekte karşılaşmasak da belki Philinna olarak kabul edersek Yunanca'da "sevgili" anlamına gelen bir sevgi sözcüğü bu. Yunanca φίλος (philos) kelimesinden türemiş ve "arkadaş, sevgili" demek. Bu ismi taşıyan ünlü bir kişi, Makedonya Kralı II. Philip'in üçüncü eşi ve III. Philip Arrhidaeus'un annesi olan Tesalya'daki Larissa'lı Philinna (MÖ 4. yüzyıl). Ophelia ise hepimizin de bildiği gibi Hamlet'in trajik Opheliası olması dışında Yunanca ὠφέλεια (opheleia) kelimesinden türetilmiş ve "yardım, avantaj" anlamına geliyor. Bu, eski bir Yunan ismi olup, şair Jacopo Sannazaro tarafından Arcadia (1480) adlı şiirindeki bir karakter için yeniden keşfedilmiş veya yeniden yaratılmış.
Duyduğumuz bir diğer isim Kastor ya da Castor (anlatırken ikisini de kullanabilirim). Adamlardan birinin ismi olarak kullanılıyor bölümde ama mitolojide aslında çok da önemli bir isim bu. İkizler takımyıldızına ismini veren ikizlerden birinin ismi, Kastor ve Pollux. Yunanca Κάστωρ (Kastor) "üstün olmak, parlamak" anlamına gelen κέκασμαι (kekasmai) kelimesi ile ilişkilendiriliyor. Alternatif olarak, "kunduz" anlamına gelen Yunanca κάστωρ (kastor) kelimesinden türemiş de olabilir deniliyor, ancak Kastor hakkındaki efsanelerde kunduzlardan bahsedilmiyor tabi; kunduz o dönemde Yunanlar için yabancı bir hayvan (sanıyorum o zamanlar Amerika kıtasında yaşıyor olabilirler). Yunan mitolojisinde Kastor, Zeus'un oğlu ve Pollux'un ikiz kardeşi dediğim gibi. İki kardeşi temsil eden İkizler takımyıldızında da bu isimde bir yıldız bulunuyor.
| Roma döneminden mermer Castor ve Pollux |
Çoğumuz, ortak adlarıyla Dioskuri olarak da bilinen ilahi ikizler Kastor ve Pollux'un öyküsünü bilmeyebilir. Bu Spartalı kahramanlar birçok Yunan mitinde yer alıyor aslında. Jason'ın altın post arayışına katılmışlar, Kalydon yaban domuzu avına gitmişler ve kız kardeşleri Spartalı Helen'i istenmeyen bir talipten kurtarmışlar. Ancak Dioskuriler, benzersiz ölümleri ve ortak öyküleri etrafında oluşan sadık kült ile dikkat çekiyor daha çok.
Castor ve Pollux, güçlü, korkusuz ve yakışıklı genç kahramanların tipik özelliklerinin birçoğunu bünyesinde barındırıyor. İkizler genellikle at üzerinde tasvir edilir ve atlarla ve savaşla güçlü bir şekilde ilişkilendirilirler. Ölümlülere yardıma gelen ilahi bir atlı ikiz çifti kavramı, Hindu mitolojisindeki Aşvin ikizleri ve Litvanya mitolojisindeki Asvieniai ikizleri gibi birçok diğer Hint-Avrupa kültüründe de mevcut.
Kardeşler birbirlerine duydukları karşılıklı sevgi ve saygıyla tanınıyorlar; ayrılmaz en iyi arkadaşlar, birbirlerini destekliyor ve asla tartışmıyorlar. Zamanla, ilişkileri platonik kardeş sevgisinin, askeri yoldaşlığın ve sadakatin ideal bir örneği haline gelmiş oluyor.
İkizler tamamen aynı da değil, her birinin kendine özgü karakter özellikleri var. Castor'un özellikle atlara ve askeri girişimlere karşı bir ilgisi var; yetenekli bir binici ve süvari. Pollux ise gücü, boks yeteneği ve bilgeliğiyle tanınıyor. Kardeşler birlikte birçok önemli maceraya atılırlar mitolojide. Ancak, birçok Yunan mitinde olduğu gibi, birden fazla görünümleri, zaten karmaşık olan Yunan mitolojisi zaman çizelgesine daha fazla kafa karışıklığı katıyor.
![]() |
| Leda and the Swan, Peter Paul Rubens, 1598-1600, Dresden State Art Collection |
Dioskurilerin annesi, Aetolia'daki Pleuron Kralı Thestius'un kızı Leda idi. Leda, babasının sarayına sığınan Spartalı Tyndareus ile evleniyor. Tyndareus ve kardeşi Icarius, Sparta'nın yeni taç giymiş kralı Hippocoon tarafından sürgün edilmiş. Kral Thestius, Tyndareus ve Icarius'u ağırladı ve onlar da karşılığında Thestius'un düşmanlarına karşı savunma ve savaşma konusunda yardım teklif ettiler. Sadakatine minnettar kalan Kral Thestius, Tyndareus'a kızı Leda ile evlenmesi için izin verdi. Herakles, Kral Hippocoon'u ve tüm oğullarını öldürdükten sonra Tyndareus ve Leda Sparta'nın kralı ve kraliçesi oldular.
Leda, zamanının en güzel ölümlülerinden biri olarak kabul ediliyordu ve kısa süre sonra bizim pis zampara Zeus'un dikkatini çekti. Zeus, Leda'yı baştan çıkarmak ve onunla birlikte olmak, ayrıca Olimpos Kraliçesi olan karısı Hera'dan sadakatsizliğini gizlemek için zarif bir kuğuya dönüştü. Kuğu kılığına girmiş olan Zeus, Leda'nın kucağına kondu ve peşindeki bir kartaldan korunma bahanesiyle uçtu. Bu ilahi döllenme eylemi, Leda'nın o akşam kocası Tyndareus ile birlikte olmasıyla birleşince, oldukça eşsiz bir gebeliğe yol açtı.
Geleneksel bir doğum yerine, Leda iki yumurta şeklinde doğum yaptı. Her yumurtadan bir ikiz çift çıktı: Bir yumurtadan Castor ve Pollux, diğerinden ise Helen ve Clytaemnestra. Ayrıca, Helen ve Pollux Zeus'un çocuklarıyken, Castor ve Clytaemnestra Tyndareus'un çocuklarıydı. Bu nadir olay, (heteropaternal süperfekundasyon diye bir ismi var ki hey maşallah) bir kadının farklı babalardan ikiz taşıması durumunda meydana gelir ve Herakles'in doğumu gibi diğer mitlerde de görülür. Ancak, mitin daha yaygın bilinen versiyonunda Castor ve Pollux ikiz değil, kız kardeşleriyle birlikte teknik olarak dördüzdür ve sadece biri Zeus'un oğludur; bu da paylaştıkları unvanın tam olarak doğru olmadığını gösterir.
Castor ve Pollux'un en bilinen efsanesi, kız kardeşleri Helen'i kaçıran birinden kurtarmalarıyla ilgilidir. Spartalı Helen, dünyanın en güzel ölümlüsü olarak kabul ediliyordu ve güzelliği Troya Savaşı'nın başlamasında önemli bir rol oynamıştı. Ancak Troyalı Paris tarafından kaçırılmadan önce, Helen henüz çocukken Atinalı ünlü kahraman Theseus tarafından kaçırılmıştı.
Helen'in kaçırılmasının ardından Castor ve Pollux, Spartalı bir ordu toplayıp Atina'ya doğru yürüdüler. Ancak Theseus hâlâ Yeraltı Dünyası'nda hapsedilmişti ve Helen'i annesiyle birlikte Aphidnae'de sakladığını Atina'daki kimseye açıklamamıştı. Yeraltı dünyasında olma sebebi de Theseus'un kardeşine de gidip Persephone'yi kaçırmak istemeleri. Ne kadar gerizekalı erkek varsa Yunan mitlerinde zaten. Eh ama tabi yeraltından bir tanrıçayı eşim yapacağım diye kaçırmaya kalkarsanız, sizi bir güzel enseleyip, hapsederler. Bu sırada ikizler tabi Theseus ile kardeşinin ne haltlar yediklerini bilmeyen Atinalılar'a inanmadılar ve savaş ilan ettiler. Atina kısa sürede ikizlerin eline geçti ve Theseus'un liderliği olmadan Attika'nın geri kalanı da aynı kaderi paylaştı. Sonunda Castor ve Pollux, Helen'i kurtardılar, ancak tatmin olmadılar. Her ikisi de, kız kardeşlerine ve ailelerine yaşattığı sıkıntıdan dolayı Theseus'u cezalandırmak istiyordu. İntikam olarak, Theseus'un annesi Aethra'yı esir aldılar. Aethra, Helen'in hizmetçisi olacak ve Troya Savaşı'nın sonuna kadar onun yanında kalacaktı.
![]() |
| Castor and Pollux, Remigio Cantagallina, 1608, New York Public Library |
Bir diğer önemli öyküde Dioskuriler de Argo'nun mürettebatına katılan ve Altın Post'u almak için Jason'la birlikte Kolhis'e yelken açan birçok kahraman arasındaydı. Argonotların isimleri ve mürettebat üyeleri çeşitli kaynaklarda değişme eğiliminde olsa da, Castor ve Pollux tutarlı birkaç üyeden bazıları olarak kalmış. Dioskuriler denizcilikte üstün yeteneklere sahipti ve Argonotlar arasında en iyi denizciler olduklarını birçok kez kanıtladılar. Uzmanlıkları sayesinde Castor ve Pollux, Argo'nun denizde birçok felaketten kurtulmasına yardımcı oldular.
Argo gemisindeki yolculuklarının ardından Dioskuriler, Argonaut arkadaşları Kalydon Prensi Meleager'in önderliğindeki Kalydon yaban domuzu avına da katıldılar. Atalanta ve Meleager sonunda domuzu öldürmeyi başarsalar da, ikizler domuzu at sırtında avlamaları ve domuz yakındaki ağaçlara saklanmasaydı neredeyse öldürücü darbeyi indirmeleriyle tanındılar.
Dioskurilerin, Karadeniz kıyısındaki Pontus bölgesinde Dioskuriler şehrini kurdukları da söylenir. İkizlerin sonunda gökyüzündeki takımyıldızda yerlerini almalarına kadar varan trajik ölüm hikayeleri ise çok manidar. Kız kardeşlerini kaçıranlara karşı bu kadar hiddet dolu olan Dioskuriler, kendileri de ikiz kız kardeşleri kaçırıyor. Hem de başka ikiz kardeşlerle nişanlı olan bu kızları kaçırıp, bir de çocuk sahibi oluyorlar. Haliyle eski nişanlılar bunlara oyun edip, intikam almaya çalışıyor. Sonunda olaylar olaylar ve bunlar birbirine giriyor. Castor ölümcül bir yara alıyor, Pollux da onu kurtarmaya çalışırken yaralanıyor. Castor, Zeus'a yalvarıyor, bak bu senin oğlun hadi ben değilim ama bari onu kurtar. Zeus da bu kardeş sevgisinden pek etkilenip, ikisine yarı ölümlü yarı ölümsüz bir hayat veriyor. İkisini de İkizler takımyıldızına yerleştirerek ayrılmaz yapıyor.
İsim olarak bir de Cynara var bu bölümde. Devedikenleri familyasına ait bir cinsin adından türetilmiş, Yunanca bir "bitki" adı bu; bu cinsin önde gelen üyelerinden biri de mor çiçekli enginar hatta. Muhtemelen Ege Denizi'ndeki Zinara'dan türemiş olabilir isim, bu nedenle aynı zamanda bir "yer" adı olarak da kabul edilir.
Bu bölümde ayrıca Xena'nın ateş üfleme numarasını da ilk defa görüyoruz. Bu bölümde dublör kullanmadan kendisi yapmış bu işi ve çok hoşuna gitmiş olacak ki sonraki pek çok bölümde de yapmaya devam etmiş. Ancak sonra bir bölümde karşısındaki dublörlerden biri yaralanınca yapmayı bırakmış.
Öyleyse daha mantıklı ve düzgün yazılmış bölümlere devam edelim.


















Hiç yorum yok:
Yorum Gönder