28 Şubat 2026 Cumartesi

Previously on Neverland : February Haze


 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiğini anladım çünkü her bir gününde allahım bugün de mi kötüyüm diyerek yığıldığım yerden tavana bakarak saatleri saydım.

Şubat başlarken aslında hayatımdaki ilklerden biriyle başladı. Liseden beri bir boşluk olarak duran yere diş takıldı. Protez değil, ne deniyordu böyle dişe? İsmini bir türlü aklımda tutamasam da dişçim önerince geçen yıl, haydi olsun bakalım demiştim. Kontroller, filmler, ölçü almalar, vida takmalar derken ancak bu Şubat'ın başını buldu dişin kendisine kavuşmam. Bir yandan çok çok ilgincime giden bir şey olmasının heyecanı vardı üstümde (nasıl yani şimdi ağzımın içinde yapay bir şey hep benimle olacak nasıl yani nasıl yani? Lensleri bile akşam olunca çıkarıyordum yani!?), bir yandan da artık vücudumda işlemeyen o kadar çok şey var ki ağzıma en son diş konulması gereken o yaşa mı geldim diye üstüme çöreklenen o yıkıcı yaşlılık hissi vardı. Mart ayının ilk haftasında bir tane daha takılacak.

Sonraki hafta gelen ilham perileriyle uzun zamandır hiç yazmadığım kadar yazabildim mesela. Harddiskte duran onlarca yarım word dosyasından bir tanesini açtım ve başladım yazmaya. Yıllardır bu kadar iyi hissetmemiştim. Çünkü iki haftamı alsa da en azından bir romanın ilk bölümünü bitirebildim. Büyük ihtimalle geriye dönüp, birkaç bir şeyi daha değiştirmem veya eklemem gerekecek ama olsun, bu haliyle de olsa bir bölüm yazabildim sonuçta. Aynı hevesle ikinci bölüme geçemiyorum ama. Yine tıkandım. Yani her şey aklımda, parmaklarımın ucuna kadar geliyor ama gene o bir türlü yazamama laneti çöktü. Dur bakalım.

Sonra Cey ile buluştuk, yine dizi izlemeye başlayalım dedik. Moon Lovers'ı onun da izlemesini çok istediğimden ona başladık. Bu kdrama izleme işine yeni girdiğim zamanlarda, 2017'nin ortalarında izleyip şurada da anlattığım dizi, içimde yarasıyla kaldığı için ve izlerken ne yaptığım hakkında hiçbir fikrim olmadığından da öyle bir hezeyana kapılmış halde izleyip bitirdiğim için o zamanlar, hep diyordum ki şöyle sakin bir kafayla döneme, oyunculuklara, kostümlere, olaylara, karakterlere, müziklere falan dikkat ederek izleyebilsem keşke. Bu hevesle izlemeye başladık, daha ilk bölümü ancak izleyebildik. Çünkü ben hemen sonrasında hasta oldum.

Aslında yaklaşık bir aydır ofistekiler hasta. İstanbul'a gidip gelmişlerdi ikisi bir şey için, geldiklerinden beri hastalar. Bir türlü iyileşememişlerdi. Bana bulaşmıyordu çünkü normalde bağışıklığım kendimi korumama yetiyor (doğumumdan üniversiteye kadar her hafta hasta olup içtiğim antibiyotikler ve ilaçlar belki de beni bir uzaylı yapmıştır artık). Hatta onlar da şaşkındı bu durumdan, sana nasıl geçmedi bu hastalık diye. Sonunda regl olacağım tarihe denk gelince tepetaklak oldum. Cey ile diziyi izledik, ertesi gün evde hımm regl oluyorum galiba dedim, sonra gecesinde yatakta boğazımda kuruluk oldu, dedim acaba mı? Pazar günü boğazım iyice acıyordu, ama hala umutluydum. Pazartesi sabahı yatakla bütünleşmiştim, beynim zonkluyordu. İşe gidemedim tabi. Yine de birkaç nezle grip hapı yarına beni iyi eder dedim. Salı sabahı hiçbir şey düzelmeyince doktora gittim, dedim bu geçmiyor diğerleri gibi. Doktor beta olmuşsun dedi, dedim o ne? Artık böyle isimler mi veriyoruz griplere? Antibiyotiksiz geçmiyormuş. Bir dolu ilaçla eve dönüp, yatışıma başladım. Ertesi sabah ilaçların da gazıyla ben giderim işe dedim, çıktım ofise gittim erkenden. Ofiste de ilk başta iyi hissediyordum, öğleden sonra bayılacağım zannettim. Neyse ki çok iş yoktu, anlamsızca bulutlanmış kafamla öylece oturdum. Cuma sabahı uyandığımda haftanın başındaki halimden çok daha kötü olmuştum. Sanki gece boyu kafes dövüşü turnuvasındaymışım da her yerimi kırıp, geri birleştirmişler gibi bir vücutla ve okyanus dalgaları fışırdayan bir kafayla ne yapacağımı bilemedim. Ama bu desen bana çok tanıdık gelmişti. Lanet olası covid'de de aynen böyle olmuştu. Önce boğaz kötü, başka bir yerinde pek bir şey yok, sonra bir gün iyileşiyor gibi oluyorsun, ardından nakavt ediyor. Tamı tamına aynısını oldu. Ama bunun adı betaymış.

O yüzden bu son bir haftadır evde saçma sapan günler harcamış oldum. Elimi ayağımı oynatamıyordum, bugün pazar hala pek de iyi değilim ama yapacak bir şey yok. Oh ne güzel kanepede yatıp, bir dolu izlemek istediğim şeyi izlerim dedim önce mesela doktordan dönünce. Ama sonra fark ettim ki yatarken de rahat değildim, her yerim sızlıyordu, kollarım uyuşuyordu, bacaklarımda sinirler çekiliyor gibi oluyordu. Yine de Bridgerton'ın 4.sezonunun kalan yarısını izleyip bitirebildim. Xena'nın ilk sezonundan 3 bölüm izleyebildim. The Woman King(2022)'i izlemeye çalıştım.. Aşırı merak ettiğim bir filmdi ve lütfen izleyebileceğim gibi olsun lütfen diye düşünüyordum ki yarısından sonrasını izleyemedim. Rahatsız eden şeyleri hissettiğim anda kapattım. Mr.Car and the Knights Templar[Pan Samochodzik i templariusze](2023) diye bir film eklemişim listeme mesela ona bakayım o zaman dedim. O da pek sıkıcı çıktı. Hasta yatmadan önce de Agatha Christie's Seven Dials'ı bitirmiştim, anlattım şurada. Ondan önce de bir akşam bir delilik yapıp, Ölümlü Dünya(2018)'yı açtım, izledim. Bunca yıldır izlediklerimi hesaba katarsak böyle bir filmi (Türk filmini) açıp izlemeye kendimi ikna etmemin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz. Yine de yapabildim. Ve eğlendim. Eğlenebildiğim için de mutlu oldum. Demek ki o kadar da tuhaf ve sorunlu değilmişim, ben de normal olabilirmişim dedim. İkincisini de izlemek istedim o hızla ama sanırım o da ayrı bir ikna sürecine ihtiyaç duyacak. A Tourist's Guide to Love(2023) diye bir film de izledim, onu da şurada anlattım.

Sonra kitaplığımdaki kitapları gözden geçireyim, geniş çaplı bir temizliğe girişeyim diye çıktığım yolda bir yandan da kitap okumaya geri dönebildiğim bir ay oldu bu. Aslında Ocak ayında bu yılın ilk kitabını almıştım elime ama onu bitirebilmek Şubat'a kısmet olunca onun verdiği gazla devam edebildim. Ocak'ta başladığım Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları'nı bitirdim önce. Sonra Pınar Ülgen'in Kadınlar ve Cadılar'ını aldım elime ki aman yarabbi, düşman başına. Tam olarak şöyle dedim:

Verilecek yıldız bile yok. Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Şaka olmalı herhalde bu kitap. Gerçi kitap bile denilebilir mi bilmiyorum. Aynı yazarın ki kendisi bir akademisyenmiş de aynı zamanda, Orta Çağ Avrupa'sında Kölelik kitabını ve Orta Çağ Avrupa Tarihi kitaplarını da almışım daha önce. Her defasında Orta Çağ Avrupası ile ilgili hem de Türkiye'den bir yazardan kitap görüyorum diye sevinip alıyorum. Her seferinde de aynı hataya düşüyorum. Oysa ne kadar hevesle almıştım bu kitapları. Diğer ikisinde de aynı sorunlar vardı. Belirli bir anlatımın olmaması, konu başlıklarına öylesine bölünmüş görünmesi, belli bir çizgiyi takip etmemesi gibi. Sanki üniversitede bir derse ait dönem boyunca hazırlanan ödevleri peş peşe bölümler diye sıralamış hissi veren bir dizim. Evet bu halde bile olsalar, diğer iki kitabı azimle okumuştum. Çünkü en sevdiğim dönemlerden birini ve hevesle hakkında ne olursa olsun öğrenmek istediğim dönemlerden birini anlatıyorlardı.
Ama bu kitapta artık okunabilecek hiçbir durum yok. Kitabı elimde tutarken çığlık atmak istedim o derece. Sinirden duvarlara vurmak istedim. Paramı gerçekten geri istiyorum ya. Yeditepe Yayınevi'nden şu elimde tuttuğum şeyin parasını geri istiyorum. Diğer kitaplar için dedim ya ödevlerin bir araya getirilmişi diye, hah işte bu kitap o bile değil. Tez konusunu öğrenen öğrenci bilgisayarı açıp, google'a konuyu yazıp arattığında karşısına çıkan her şeyi kopyalayıp bir word'e yapıştırmış, sonra da aralara rastgele sayfalara bölüm başlıkları atmış. Yayınevi de bunu kapalı bir zarfta alıp, hiç açmadan basmış. Tabi üstüne de ilgi çekici bir başlık atarak. Sinirden elim titriyor.

Sonra mecburen kendimi sakinleştirmek ve kitaplara olan inancımı yenileyebilmek adına Morihei Ueshiba'nın Barış Sanatı:Aikido kitabını aldım elime ve bir gün oturup güneşin vurduğu camın önüne, bir yarım saat içinde okuyup bitirdim. 


Şimdi de güzel güzel İsenbike Togan'ın Tarih ve Kurgu'sundaki makaleleri okuyorum. Aşırı mutlu oluyorum okurken, Orta Asya ve doğunun uzak taraflarındaki göçebe kültürün en güzel yüzyıllarını, Cengiz Han'ı, Moğollar'ı, Türk boylarını öğreniyorum. Nasıl anlatabilirim coşkumu? Böyle şeyler okuyunca, öğrenince içimde eksik kalan bir şeyler tamamlanıyor gibi hissediyorum. Hep ait olmam gereken o hayatı ucundan kenarından hissedebiliyorum gibi oluyor. Ama sanırım bu dönem aldığım derslere çalışmaya başlamam gerekecek, o yüzden kitapta bugüne kadar aldığım kadar yol alamamaya başlayacağım.

Kdramalar açısından pek de verimli bir ay olmadı bu arada. Sanırım yazmaktan ve okumaktan aldığım tatmin duygusuyla kdramaların rahatlatıcı ve destek verici kucağını aramadım çok. Spring Fever'a baktım birkaç bölüm, eğlenceliydi, komikti ama bu ara izleyemem gibime geldi bıraktım. Nette Positively Yours çok övülüyordu, ona bakayım dedim. İlk bölümünü bile bitiremedim. Sanki iki başrol de bizim yaşımız biraz artınca ne olsa oynarız demiş de romcomlardan tutan ne kadar formül varsa bir ortaya karışık yapıp, onları da üstüne fırlatmışlar gibiydi. 

Geçen ay başladığım Gimbap and Onigiri'ye devam ettim. Yani cidden sinir krizleri falan geçiriyorum izlerken ve niye izliyorum bilmiyorum ama bir bitsin, anlatacağım. 

4 yıl önce izlemeye başlayıp bıraktığım Thirty-Nine'a bir şans daha vereyim diyerek açtım yine. Bu sefer hem yaşım da tutuyor, belki bağ kurabileceğim bir şeyler anlatabilir dedim. Birkaç bölüm sonra onu da bıraktım. 

Hep izlemek için her şeyin uygun olması, zamanın mükemmel, ortamın mükemmel, benim mükemmel olmam gerekiyor diye kendime engel olup durduğum Empress Ki'yi açtım sonra bir sabah. Amaaan diyerek. İlk bölümün sonlarına kadar geldim, çok da hoşuma gitti ama dile kolay 51 bölümlük kocaman bir maraton bu, insan yola çıkarken cidden bir eli ayağı titriyor. O yüzden ne zaman devam edeceğim bilmiyorum.

Gimbap and Onigiri'nin başrolü olarak izlediğim Akaso Eiji'yi posterinde görünce hevesle açtığım Turn To Me Mukai-kun diye bir Japon dizisi izlemeye çalıştım sonra ama ortam da karakterler de hikaye de pek tuhaftı.

Sonunda yaklaşık 4 ay önce başladığım Cheer Up'a geri döndüm. Bu diziyle ilginç bir ilişkimiz var. En başta hiç varlığından bile haberim yoktu, Netflix'te görünce aaa bu tanıdığım oyuncular zamanında böyle bir dizi mi yapmış diyerek açmıştım ki hiç istekli değildim. Kesin hoşuma gitmeyecek çünkü üniversite dizisi diyerek. 3 bölümü hevesle izlemiştim ooo çok güzel diziymiş bu neden hiçbir yerde bahsedilmiyor allah allah diyerek ama sonra bir soğumuş, bırakmıştım. Sonra aradan zaman geçti, geçen hafta iyi peki diyerek bir daha açtım, yine aynı duygularla peş peşe yuttum bölümlerini, vooooaaa ama çok iyi dizi beee diyerek. 11.bölümün ardından şimdi yine o his geldi üstüme, yine bıraktım. Kısmet.

Bu da böyle bir Şubat olsun. Bol bol okuduğum, yazmayı başarabildiğim, izlediklerimi minicik de olsa çeşitlendirebildiğim ve sonunda hasta düştüğüm. Ama zaten kış karanlığının son ayı da bunun için değil mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Previously on Neverland : February Haze

 Son haftasını saçma bir hastalıkla yataklarda geçirmiş olmamın dışında Şubat ayının nasıl geçtiğini anlamadım. Son haftasının nasıl geçtiği...