30 Ocak 2017 Pazartesi

Ufak bir macera: Roma'dan Nürnberg-Münih-Viyana-Bratislava - 3

Münih'ten bir gece vakti yola çıktık yine flixbusla. Münih'te flixbus'a ve tabi diğer otobüslere binilen yer aynen inilen yer :) ZOB Münih ismi. Bir bina var allahtan, diğer şehirlerin aksine, onun içinde soğuktan korunabiliyorsunuz. Geceyarısından sonra olmasa belki binanın içindeki dükkanları ve kafeleri de açık bulabilirdik diye düşünüyorum ama biz o saatte sadece diğer bekleşenlerle ve evsizlerle birlikte loş koridorun kenarlarına çöküp, bekleyebildik. Nürnberg'de otobüs nasıl saatlerce geç geldiyse, Münih'te de gıcıklığına erken geldi. Bekleyecek sıcak yerimiz var ya hemen gelsin tabi. Ve bu noktada flixbusla, avrupa insanıyla, dünya insanıyla ilgili gerçeklerden bahsetmem gerek. Flixbus'ın web sitesinde reklamını yapmasına kanmayın, her otobüsünde priz yok. Olan otobüsünde de sadece cam kenarında olduğundan, Münih'te de deneyimlediğimiz gibi, insanlar otobüs gelince akın ediyor ve tek tek cam kenarlarına sıralanıyorlar. Viking istilasından, Moğol ordularından daha beter bir hale geliyorlar. Ne kültürü, ne saygısı, ne insanlığı kalıyor. Bir priz uğruna cinayet işleyecek yaratıklara dönüşüyorlar. Biz sonunda otobüse adım atabildiğimizde ki en son biz binebildik, tek tek herkes cam kenarına oturmuş, prize telefonunu takmıştı. İki katlı otobüsün üst katında ancak yer bulup oturduk zaten.
Münih'ten Viyana geceyarısından sonra binip, sabah 5-6 civarı ulaştık. Bu arada sınırlardan geçiyorsunuz ya polis binip tek tek herkesin kimliğine, pasaportuna bakıyor. Viyana'daki terminal Erdgergstrabe'de. Orada da bir ufak bina var en azından içinde bekleyebiliyor, biletinizi falan alabiliyorsunuz. Ama o sabah biz resmen enkaz halinde olduğumuzda bunların hiçbirine dikkat edememiştim. Otobüsten indik ama ayakta zor duruyoruz, yorgunuz, açız, soğuk. Google maps yine çıldırtıyor. Hostelimize gitmek için bineceğimiz şeyi gösteriyor ama ona binmek için 3 günlük yol gitmemiz gerekiyor falan. Önce bir yürümeye başladık, yarım saatten fazla yürüdük o halde. Böyle ostim gibi bir yerden geçiyoruz. Google'ın gösterdiği yol yok, kaldık bir noktada. Google diyor buradan girin ama orada öyle bir şey yok. Aynı yolu gerisin geri yürüdük, otobüs terminaline geldik. Bu arada sırtlarımızda milyonlarca kiloluk çantalar var. Ölüyoruz. Etrafta insan yok, çünkü güneş yeni doğuyor. Sonunda terminalin yakınındaki metro istasyonunda durup ne yapıyoruz biz dedik ya. Ne yapabiliriz yani? Şimdi burada yazmaya kalkışsam 3 gün sürecek bir sürecin ardından, ki bu süreç birkaç kere metro değiştirmeyi-bir durakta yeryüzüne çıkıp yarım saat etrafında dolanmayı ve tramvay otobüs durağı aramayı-sonunda köhne trenlere binmeye çalışmayı falan kapsıyor. Keşke kameram olsa da o 2-3 saati çekebilseymişim. Ben ağlardım izlerken, siz de ölürdünüz trajediden.
Sonunda hostele vardığımızda ruhumu teslim etmiştim. Bu arada hostel hütteldorf Viyana'da değil, öyle derlerse okursanız falan kanmayın. Viyana ile alakası yok, Hütteldorf diye bir kasaba orası. Pek de şirin ufak bir yer ama Viyana değil! Bir de hostel tepenin başında, ciddi anlamda tepeye tırmanıyorsunuz, bu sefer abartmıyorum. O halde sonunda resepsiyona ulaştığımızda dedim ki kardeş allah rızası için 2 kişilik odanız boşsa bizi ona geçiriver. Çünkü burada da yatakhanede yatak  ayırtmıştık. Bu sefer nasıl olduysa şans yüzümüze güldü. İki kişilik oda hem boştu hem de hazırdı, direkt geçebilirdik. Oysa yatakhane yataklarımızı öğleden sonra 3'e kadar bekleyecektik. O an o odaya ücret olarak kafanı kopar bırak dese resepsiyondaki genç, bırakacaktım yeminle. O kadar bitmiş haldeydim. Bu arada çarşafları bir pakette veriyorlar resepsiyonda ve geri çıkarken onları da bırakıyorsunuz, sistem öyle.
O gün öğleden sonraya kadar uyuduk valla. Normalde saatten, günden tasarruf etmek için gece yolculuğu yapılır ya, bizim için pek bir anlamı olmadı. Gece uyumadık yol gittik ama geldik sabah uyuduk hostelde. Bu arada hostel pek iyi değil, Hütteldorf yani. Haberiniz olsun. Floransa'daki Ottaviani kötülükte bir numaraysa bu da ikiydi.
Viyana'dan aklımda kalanlar da çok değil. Haa anlatacağım, gezdim canım. Asıl amacım oraya gitmekteki The Lumineers konseriydi o yüzden sadece aklımda pek fazla yer kalmamış. Roma'ya geldiğim ilk günlerden itibaren zaten internette habire tarih kovaladım, Paolo Nutini, The Lumineers ve Kaleo için. Ancak The Lumineers'ı yakalayabildim tabi, en azından buna şükrediyorum. Param yetmiş olsaydı, ocak sonunda Kaleo'yu da Brüksel'de yakalayacaktım ama olmadı. Paolo'ya ise mümkünatı yoktu, Edinburgh'ta Hogmanay'de iki gece üst üste çıktı ama o adaya ayak basmak için merkez bankasını sırtlanmam lazımdı.
Ama The Lumineers konseri şimdiye kadar iyi ki de yapmışım dediğim çok nadir şeylerden biri oldu. Öylesine güzel, öylesine içten, öylesine mükemmeldi ki o gece.
Viyana'ya aslında 2008 ağustosunda gitmiştim. Tabi o zamanlar Neverland yok, hala elim kalem tutuyor günlüklere yazıyordum. Her şeyin karmakarışık olduğu o yaz (başımda kavak yelleri esen o yaaaaş) kuzenimin bir tanesi orta avrupa turuna gidiyorum dedi işyerinden bir arkadaşıyla. Diğer bir kuzenimle bana da söyledi, biz de atladık onlarla gittik. Hiç hesapta yokken ilk defa yurtdışına çıkışım böyle de saçma, böyle de gereksiz olmuştu. Yıllarca hayalini kurarsınız bir şeyin ama sonra çok farklı olur ya hani. Ben ilk defa çıktığımda Mısır'a ya da Kamboçya'ya gideceğim diye hayal denizinde yüzüyordum, ama şansıma geveze tur rehberiyle orta avrupa düştü. Buldun da bunuyorsun pis şımarık diyorsunuz evet ama ben o kızdığınız açıdan şikayet etmiyorum. Bu durum beni hazırlıksız yakaladı, tamamen cumburlop gittim ben o geziye diye sövüyorum kendime.
O yüzden 2008'den Viyana olarak aklımda kalan bir gece vakti ışıl ışıl, kalabalık, sesli cümbüşlü bir büyük cadde, o caddedeki sokak müzisyenleri, mozartlı çikolata dükkanı ve italyan pizzacısı. Ve o zaman bile doğru düzgün gezmemiş, görmemiş olmamam rağmen sevmiştim Viyana'yı. Bu sefer de çözemedim neden sevdiğimi aslında. Yani küçük yerleri sevmiyor oluşumdan olabilir diyeceğim ama ilginç bir şekilde Viyana'nın geniş sokaklarında, büyük binalarında, heykellerle dolu parklarında beni ele geçiren bir şey var. Çözemiyorum. Nürnberg'de yaşardım dedim ya hani, sevimli bir fantazi o. Bir ay geçmeden bunalırım ben öyle yerlerde. Viyana ise...çok daha fazlası.
Demişken belirteyim, Viyana heykel dolu park cenneti. Akşamları belli bir saatten sonra çoğu kapatılıyor ama gene de her yerde onlar var. Bir de o heykeller hep tanıdıkların. Hani işte bizim Mozart, Beethoven, Goethe falan.
Bu arada buradaki "kent simgemiz" de Mozart. Onun evine gittik. Böyle de görünce insan zannediyor bir Dürer gibi. Ama değil. Mozart abimiz burada sadece 1784-1787 arasında yaşamış. Suyundan faydalanalım hesabı. 3 kat boyunca yine sesli rehber eşliğinde Mozart'ın ve ailesinin hayatını dinliyorsunuz. Nasıl müziğe başladı, eşiyle nasıl tanıştı, nasıl yaşadılar, kimlere ders verdi, kimlerle dost-düşman oldu, hangi senfoniyi ne zaman nasıl yazdı...Odalar hemen hemen onun zamanındaki gibi korunmuş güya ama eşya niyetine bir iki kap kacak koymuşlar, onlar da Mozart'ın ailesinin falan kullandığı şeyler değil, onun döneminden kalma şeyler diye örnek olsun diye koymuşlar. Yani bir yandan demeye de tırsıyorum acaba çok mu düz bir insanım diye ama Mozart evinde hakikaten görülecek bir şey yok. İnternetten okuyabileceğiniz bilgileri dinliyorsunuz, bir de senfonilerini dinliyorsunuz. Yani tamam ev güzel, ben bayılırım böyle yerlerde dolanmaya falan ama size kattığı bir şey yok. Bir de 11 euro yani. İndirimlisi de 9. (http://www.mozarthausvienna.at/)
Onun hemen dibinde St.Stephen Katedrali var. Hani o değişik renkli, motifli çatısı olan. Katolik kilisesi ve taa 1160'tan kalma. Tabiki şimdiki hali değil canım, başlangıcı işte.
Bir başka güzel görüntü, noel marketlerinin, süslemelerinin başlamış olmasından dolayı Maria-Theresien-platz'daki cümbüştü. Herkes oraya gelmişti. Burası aslında Museumsquartier denen kısmı şehrin. İki meydan var, etraflarında koca koca müzeler. Ortada da devasa heykeller. Müzelerin hiçbirine girmedik biz, zaten hep akşama denk gelmiştik.
Ama müzelerin hiçbirine girmemiş olmamız başka saçma bir şey yapmamıza sebep oldu Viyana'da. Belvedere Sarayı'na girdik. Hem de kapanış saatine birkaç saat kala. Hem de tam 17 euro vererek. Valla hayatım boyunca bir bu 17 euroyu bir de Pisa'daki kruvasanla kahveye verdiğimiz 17 euroyu unutamayacağım. Aslında Klimt'i kendi gözlerimizle görelim hevesiyle sanırım yaptık böyle manyaklık. Gerçi bir dolu başka güzel eser de vardı tamam ama gene de...İçim acıyor be. (http://www.belvedere.at/en)
Ha bir de Schönbrunn Sarayı'na gittik, nasıl unuturum. Saray saray dolaşmışız maşallah. Ama önceki Nymphenburg Sarayı deneyimimiz burada işimize yaramadı. Çünkü biz öbürüne o kadar para verdik de iki oda vardı diye burada da bir şey yoktur deyip giriş bileti almadık, içine girmedik. Halbuki burada görülecek daha çok şey varmış, Nymphenburg gibi değilmiş. Buranın da bahçesi yok, içerisi devasa. Kısmet. (https://www.schoenbrunn.at/en/)
Son olarak da Viyana'dan bir akşam vakti Bratislava'ya geçtik flixbusla. O da hiç kolay olmadı tabi. Viyana'daki o tuhaf istasyonda otobüsü başka bir noktada beklediğimiz için kaçırdı. Bir saat sonrakine bindik falan. Neyseki Viyana-Bratislava arası bir saat de Ankara'dan Kırıkkale'ye gitmiş gibi oluyorsunuz.
Otobüste yalnız, bir çocuk takıldı peşimize. Yani önüme oturdu önce. Sonra muhabbet etmeye çalıştı. Sonra Türkçe bir şeyler söyledi, ben şoka girdim. Sonra milyon tane dil mi ne biliyormuş da ondanmış falan öyle dedi. Bratislava'da inince de yardımcı olmaya çalıştı, hosteliniz nerede göstereyim götüreyim falan diye. Biz o kadar tırsmış o kadar ürkmüş halde bakıyor ve kaçıyorduk ki herhalde (suçlayabilir misiniz hepimizin kadınlar olarak kendi ülkemizde bile yaşamak zorunda kaldığımız muameleleri düşününce), çocuk yok yok valla bir şey yapmaya çalışmıyorum sadece burada da yaşadım biliyorum etrafı saat de geç ondan dedim diye bir şey oldu. Gene de çocuğu başımızdan savıp, hostelimize doğru yürüyüşe geçtik.
Bratislava zaten avuç içi kadar bir yer. Bir de böyle sanki her an kafanızın üstünden bombardıman uçakları geçmeye başlayacakmış gibi bir havası var. Yani resmen tüm şehir, binalar, insanlar II.Dünya Savaşı'ndan, Soğuk Savaş döneminden falan kalma gibi. Herşey herkes yıkık dökük, soğuk. Öyle benim sevdiğim nostalji havasında bir eskilik değil yani, döküklük.
Burada ilk durağımız kaleydi. Bratislava kalesi. Bratislavsky Hrad. Kasım ayında öldürücü derece soğuk ve rüzgarlı kale, çıkmayın. Birşey de yok. St.Martin Katedrali'ne girdik sonra. Fena değil. 13.yy.dan kalma bir katolik katedrali gene. İçinize baygınlık getirdim biliyorum.

Bratislava diye dolandığımız yer de bu yukarıdaki yerdi işte. Yine noel marketleri vardı, ekmeğin arasına bir tavuk parçası koyuyorlar yağda kızartılmış, ekşi-acı bir tadı var. Düşününce bile midem bulandı yine.
Bratislava'ya da 2008'deki o turla gitmiştim. Viyana'dan Budapeşte'ye geçerken öyle bir öğleden sonra birkaç saatliğine indirip otobüsten serbest bırakmıştı rehber burada. Bir McDonalds kalmış aklımda o zamandan, bir de bir sokak arasındaki bir kemerin altındaki uzaklık  çemberi. Yerde bir çemberin etrafında kentlerin isimleri yazıyordu, buradan uzaklığını gösteriyordu. Bu gidişimde bulamadım o çemberi.
Bu arada Bratislava Patio Hostel diye bir yerde kaldık. Merkezi - burada zaten her yer merkezde - ama kötülük de bu da üçüncü sırada mesela. Yani belki de hosteller hep böyledir, hostel mantığı budur belki ama çok kötü be.
Sanırım bu ufak macerayı anlatmamı burada bitiriyorum. Acayip sıkıcı ve kuru oldu farkındayım ama bir yandan Roma'da son günlerimin işleriyle uğraştım vallahi ondan. Bir de fotoğraflarım yok elimde o da ruhumu köreltti tabi yazarken. Ama yarından itibaren İtalya'daki son 10 günümü Cey'le birlikte dolaşarak geçirmeye hazırlanıyorum. O yüzden şimdilik bu kadar kesip, gidiyorum.
Ankara'ya dönünce görüşürüz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder