8 Şubat 2016 Pazartesi

Bir taşı toprağı altın Amerika'ya göçelim hikayesi: Brooklyn (2015)

"You have to think like an American. You'll feel so homesick that you'll want to die, and there's nothing you can do about it apart from endure it. But you will, and it won't kill you. And one day, the sun will come out you might not even notice straight away-it'll be that faint. And then you'll catch yourself thinking about something or someone who has no connection with the past. Someone who's only yours.And you'll realize that this is where your life is." diye bitiriyor hikayesini İrlanda'daki yuvasından uçup, Brooklyn'de bir Amerikalı'ya dönüşen Eilis. 1950lerin başında (1951-1952 tam olarak) İrlanda gibi bir ülkede ona iş ve gelecek olmadığını keşfeden Eilis, Brooklyn'deki İrlandalı cemaatin pederinin ona ayarladığı iş ve kalacak yer garantisiyle yaşlı annesini ve düşünceli ablasını bırakıp, bir gemiye atlayıp Amerika'nın yolunu tutuyor.
111 dakika boyunca Eilis'in bu göç hikayesini, bir anlamda da kimliğini bulma hikayesini izliyoruz. Ama bu öyle büyük büyük bir hikaye değil, acıklı zorluklar içermiyor, hatta Eilis'in ilk yarı boyunca bize göstermeye çalıştığı gibi hiç de kötü bir şey de değil. Çok derinden bağlı olduğu annesi ve ablasını okyanusun öte yakasında bırakıyor olmasının dışında aslında baş kahramanımızı zorlayan somut bir şey yok. Peder Flood adeta bir Hulusi Kentmen, onun için her bir şeyi ayarlamış. Gidiyor hoop diye güzelce bir işi var, patronu hem güzel hem içten hem de resmen ablalık yapıyor ona. Kalacak yer desek, onun gibi kızların kaldığı Bayan Keogh'un evinde mutlu mesut, şamatalı bir ortam. Herkes ona yardım etme çabasında. Hatta o sessizliği ve suratsızlığıyla bile pek sevimli bir genci kendine aşık da ediyor, artık güzel bir ilişkisi de var. Ama tabi insanın içinde ne yaşadığı da önemli, Eilis ilk gittiği zamanlarda resmen memleket-aile hasretinden hayalete dönüşüyor. Ama işte bunların hepsi kendine bir sevgili yapana kadar. Tony ile birlikte Eilis için Amerika anlam kazanmaya başlıyor.

Bu noktada Eilis'i bırakıp kendimden bahsetmeye başlayacağım. Çünkü bu filmle birlikte yeniden nefes aldım resmen. Uzun zamandır bir tuhaftım, hala daha öyleyim gerçi ama. Film izleyemiyorum, dizi izleyemiyorum, kitap okuyamıyorum. Hiçbir şeye çok uzun zaman ayıramıyorum. Sanki habire yapmam gereken başka bir şey varmış da onu boşluyormuşum gibi hissediyorum. Ya da gitmem gereken bir yer varmış da kaçırıyormuşum gibi. Kitabı açıyorum mesela, resmen tüm bir sayfaya göz gezdirip ne olmuş öğrenip - önemli bir şey oldu  mu bu sayfada gibi - ilerliyorum. Film izleyeyim diyorum, zorluyorum kendimi. Oturuyorum başına ama yok. Bir on dakika geçmiyor, çok gereksiz bir iş yapıyormuşum hissi yakamı bırakmıyor. Vaktim gidiyor gibi hissediyorum, başka bir şey yapmam gerekiyor başka bir şey ama ne bilmiyorum. Salak salak etrafıma bakınıyorum. Ha bu durumda bol vaktim varmış gibi göründü biliyorum ama aksine bu dediklerimin hiçbirini yapacak vakit bulamıyorum aslında. Sabahtan akşama yemek yapıyorum, evi topluyorum ve bunların hepsini peşimde bir adet 2 yaş bebeği ile, artı bir de kanepede midesi bulanıp duran bir hamile yenge ile yapıyorum. Yeğenim bir dakika bir tek başıma kalmama izin vermiyor, habire bir şey istiyor, bir şey yapalım istiyor. Bir yandan tepem atıyor yeter artık benim de bir hayatım var diye, bir yandan da vicdanım el vermiyor bu çocuğun günahı ne diye. Ancak o gecenin 12'sinde yatınca açıp bir şeyler izlemeye çalışabiliyorum. Tüm bunların ortasında da geçen gün dedim Erasmus'a başvurayım basayım gideyim ikinci dönem. Başvuruları gördüm çünkü. Ama bugün öğrendim, şimdi yaptığım başvuru gelecek sene içinmiş. Hem de bir dönemlik gidip uzatıp bir sene kalabiliyormuşum falan. Şimdilik başka bir falso çıkmazsa, işlemleri doğru düzgün hallettiğimde büyük ihtimalle seneye gidiyorum (dua edelim hep beraber).
İşte tüm bunları bilmezden önce, başvurumu yaparken ben kendimi tamamen bu göç etmiş, evinden yurdundan koparılmış zavallı Eilis ruh haline sokmuştum kendimi. Tamamen farkında olmayarak açıp bu filmi izledim. E izlerken de Eilis'le birlikte ağlamaktan içim dışıma çıktı. Sanki ben gittim zorla oralara, sanki o an o dakika beni bindirdiler o gemiye. Ulan sanki yıllardır hayalini kurduğum şeyi başarmışım, gidebilmişim de üstüne üzüntü yapıyorum, sıla hasreti tribi atıyorum. Ağladım durdum ama bir yandan da kızdım kendime. Manyak mıyım neyim ya.
yalnız kostümler, dönemin modası acayip hoşuma gidiyor, demiş miydim :)

Bunun dışında (oh içimi döktüm rahatladım), Eilis'in durumu bize oldukça yabancı. Gayet bağımsız, kendine güvenli (tamam ilk başlarda biraz sessiz içe kapanık mecburen ama o haldeyken bile aslında özgüvenli), genç bir kadın portresi çiziyor ve yaşadığı şeyleri yaşayış şekli, kararlarının sonuçları falan hiiiç bu topraklara göre değil. Ne yaptıın seeen diye peşinden namusunu temizlemeye gelen bir erkek akrabası yok misal. Kimse evinde otur çocuk yap demiyor. Kadınsın sen napıyorsun burda! da demiyor. Öyle bir ortam öyle bir film. Valla bana çok yabancı geldi. Allah allah dedim, bu Eilis'in de kafasına vurup ekmeğini alan olmaması ne de tuhaf bir durum dedim.
Baş kahramanımızla ilgili bu gibi durumların yanında Amerika'nın filmdeki propagandası olduka toz pembe. Herkes için yer var burada, herkese ekmek var. Sokaklarda özgürlük, eğlence, neşe, dans dans dans. Ohh what a wonderful worrrld!
Tabi bu kadar şeyden sonra filmi beğendim mi ne diyorum izleseniz mi, Saoirse Ronan kardeşimiz Oscar heykelciğini eline alıverir mi, pek açık bir şey demedim, doğru. Valla film benim uzun süren film diyetimden çıkmama yardım etti, o yüzden sevdim. Ama herkes için bir film değil. Baygınlık geçirenler olabilir ya da öff  bu ne diyenler de. İrlanda görmek için hiç izlemeyin, yok o kadar. Ama bazı şeyler güzel. Ha bir de Spotlight, Revenant falan dururken en iyi film demez akademi. Brie Larson'la Charlotte Rampling varken de Saoirse'ye en iyi kadını vermezler ama dedim ya bazı şeyler güzel, sevimli.

2 yorum:

  1. ya ben bu filmi saçma sapan sevdim. bi kendimle özdeşleştirdim. benim de bir İspanya'ya gitme durumum var son zamanlarda ama buradan gitmek de pek bi zor geliyor falan filan.. tamam çok benzemese de ucundan köşesinden andırıyor benim hayatımı:))

    ve ben de uzun zamandır film izleyemiyorken Brooklyn sayesinde hayata döndüm:) bu filmin etkisi var demek ki!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. ahaha hakikaten bazı filmlerin etkisi ortak demek ki :D Ya ama değil mi öyle insana bir koyuyor yerli yersiz bir havalara giriyor insan sanki kendi göçmüş gibi :p

      Sil