18 Ocak 2018 Perşembe

18 Ocak

"I suppose that every one of us hopes secretly for immortality; to leave, I mean, a name behind him which will live forever in this world, whatever he may be doing, himself, in the next." demiş benim gibi bugün doğan Alan Alexander Milne. Çoğunuz o da kim diyecektir şimdi, tıpkı, kim bilir belki günün birinde benim için de denileceği gibi. Ama sanırım şu aşağıdakini izleyince ufak da olsa bir kaç kıvılcım çakacaktır:




Oğlu Christopher Robin'in yanına ayıcık Winnie'yi, domuzcuk Piglet'i, kaplan Tigger'ı, eşek Eeyore'u, kanguru Roo'yu, Tavşan'ı, Baykuş'u ve tüm diğerlerinin hikayesini bize armağan eden adam A.A.Milne gibi umarım ben de bir gün herkesin ruhuna dokunabilecek böylesi bir şeyler yapmış olabilirim.
O yüzden,
Promise me you'll always remember: You're braver than you believe, and stronger than you seem, and smarter than you think.

16 Ocak 2018 Salı

Innerdalen


Burası Innerdalen diye bir yer, Norveç'te. Fotoğrafı National Geographic'te görmüş, bir kenara kaydetmiştim güzelliğine vurulup da. Google'da aratınca "Norveç'in en en en güzel dağı vadisi şusu busu" diye şeyler çıkıyor Innerdalen için (misal : https://www.visitnorway.com/places-to-go/fjord-norway/northwest/listings-northwest/innerdalen-norways-most-beautiful-mountain-valley/11861/). Ama aşırı güzel değil mi ya?

14 Ocak 2018 Pazar

neden mi

Vay efendim sen neden böyle oldun, neden bu kadar kendine güvensizsin, neden bu kadar çekingensin, neden ağzından iki laf çıkmıyor...İşte bu yüzden.


9 Ocak 2018 Salı

"Shall I tell you a story? A new and terrible one? A ghost story? Are you ready? Shall I begin?"

İnsanın sınırlarını ya da sanırım daha doğru bir şekilde ifade etmem gerekirse neyi yapabileceğini veya neyi yapamayacağını keşfetmesi, o ufacık anda ya da çeşitli zamanlara yayılan o birer birer anlarda bu aydınlanmayı yaşaması hakikaten ilginç bir deneyim oluyor-muş. Hani balkonda bir yaz akşamı dikilip, demirden korkuluklara yaslanır da hemen karşıdaki evin balkonuna camına çatısına falan gözünüz takılır da böyle sanki şuradan atlasam oraya ulaşırım dersiniz ya. Öyle gelir ya hani. Ya da yolda yürürken bir ağacın yanından geçersiniz, kocamandır, heybetlidir, aha ben buna vallaha da tırmanırım diye geçirirsiniz içinizden. Yani kendinizi bunları yaparken görürsünüz, kafanızda, gözlerinizin önünden geçer. Hatta bir bahçe çiti, bir tel örgü sırasının yanından yürürken sanki azıcık uzaktan hız alıp koşarak gelirsem bunun üstünden ahanda şöyle aşıveririm dersiniz. Görürsünüz kendinizi o çitin üzerinden aşarken. Çünkü milyonlarca kere insanların bunu yapışını izlemişsinizdir, milyonlarca kere o sahneleri yavaş çekimde hızlı çekimde en ince detayına kadar görmüşsünüzdür. O yüzden o sahnelerdeki o insanların yerine kendi görüntünüz oturuverir farkına bile varmadan.
Oysaki bir kere bile denediğinizde (elbette balkondan balkona atlamayı falan değil), misal önünüzde denk gelmiş bir ağaca tırmanmaya çalıştığınızda yapamadığınızı fark edersiniz. Allah allah halbuki şöyle şöyle ayağı bacağını atıyordun, kendini yukarı çekiveriyordun diye düşünür, dener durursunuz. Ama olmuyordur işte, çok zordur aslında. Bacağınız ne oraya kalkıyordur, ne de kollarınız sizi oraya çekebiliyordur. Çünkü aslında normali budur. Normali zaten o ağaca tırmanamıyor oluşunuzdur. O kadar çok gerçeğin dışında kalmıştır ki kafanız, o kadar çok gerçeğin dışında kendinizi konumlandırmışsınızdır, o görüntülere kendinizi o kadar koymuşsunuzdur ki, normali denediğinizde bir de bakarsınız ki yer çekimi diye bir şey var.
Bu yüzden artık hemen hemen her gün aslında yapamadığım bir şeyin daha farkına varıyorum. Ben küçükken diğer çocuklar için napalım kapasitesi bu kadar onun da yavrum gibi şeyler derlerdi. "Kapasite" diye bir şey vardı o zamanlar. Sonraları herkes her şeyi yapabilire dönüştü bu anlayış. Hepimiz aynı beyinle zekayla doğmuştuk, neden hepimiz başaramayacaktık ki mesela matematiği? En sonundaysa şeye dönüştü anlayış, hepimiz farklı farklı alanlarda iyi olabilen farklı zekalara sahiptik aslında. Yani tamam sen matematiği yapamıyor olabilirdin ama off be ne manyak kimya formülleri çıkarabiliyordun. Yani yine de hepimiz zekiydik. Vardı o kapasite. Ama farklı bir kapasiteydi işte.
Oysa ben şimdi her yeni gün yeni bir kapasitesizliğimle karşılaşıyorum. Hem de hemen hemen hiçbir alanda o "kapasite"ye sahip olmadığımı görerek. Bir diploma almışım mesela, nasıl alabildiğime dair bir fikrim yok. Çünkü şu an o diplomanın gerektirdiği hiçbir şeyi bilmiyorum. Abartmıyorum. Bil-mi-yo-rum. Elimde sadece o diploma var ve kafamın içi bomboş. Böyle olunca da e tabi kimse bana iş vermeye yanaşmıyor. Haklılar. Bir sürü zehir gibi mühendis var ortalıkta, benim yaşımda olup da neredeyse 10 yıllık tecrübesi olanlar mı istersin, yepyeni mezun tüm son teknolojiye hakim olanları mı istersin...Haklılar yani. Hayır bir de öğrenemiyorum. Öğrenebileceğimi bilsem oturup çalışacağım tamam. Yani açıp programlamadır, ağ topolojisidir, ne varsa okuyayım ama olmuyor. 18 yaşımda da olmuyordu, şimdi de olmuyor. Sorun aslında hiçbir zaman o afacan hocamızın ilk ders c anlatamaması değildi yani, bendim. Benim beynim basmıyordu. Şimdi de basmıyor. Çünkü yok. Bu kadar. Asıl suçlu beynimin esasında hiçbir şeye basmadığını o yaşa kadar anlayamayanlar bence. Ben bile değilim. Ben elimden geleni yapmışım çünkü. Hatta çok da iyi kandırmışım. Çünkü bakın zeka grafiğim ya da başarı grafiğim diyebiliriz, işte o grafiğimin eğrisi 7 yaşımdan şu yaşıma kadar aşağı doğru bir çizgi halini aldı. Her geçen yılla birlikte ben başarısızlaştım. Ben de dahil etrafımdakiler bunu niye fark edememiş bilmiyorum. İlkokulda süperdim, herkesin parmakla gösterdiği hocaların bayıldığı örnek öğrenci. Ukalalığım ortaokula başladığımda tavan yapmıştı. Her şeyi ben biliyordum, yaşımdan büyük konuşuyordum. Yaz tatillerinde ders kitaplarını önceden okuyup, deneyleri önceden yapıyordum. Ama daha o zamanlardan sinyaller gelmeye başlamış. İlk düşük notumu 7.sınıfta aldığımı hatırlıyorum. O zaman kimse önem vermemişti, herhalde hocanın hatası demişlerdi, evet evet kesin hoca bana gıcıktı, kendisi de gıcık bir tipti zaten matematikçi. Yoksa lütfen ben mi negatif sayılar sınavından 3 alacağım (hatta 2 miydi ya?!)? Herkes duruma böyle baktığı, sonraki her sınavdan da yine 5 almaya devam ettiğim için ben de çok takılmamıştım. Takılmıştım yani de o zaman suçu daha çok ilk defa tecrübe ettiğim ergenlik romantizmine falan yüklemiştim. Hırs yapmıştım hatta, ben böyle romantik şeylere takılıp da başarısız olacak insan değilim, ben ben ben! diye kendimi gaza getirmiştim. Ama bu sadece bir sinyalmiş. Ön uyarıymış. Lisede kimyadan ilk 3'ümü aldığımda o yüzden çok daha yıkıcı olmuştu. O şokla okuldan eve gelip de evin kapısına geçirdiğim yumruğum hala sızlıyor mesela. Ben bir sınavdan nasıl 69 alırım ya?! Şaka mıydı bu? Ben her şeyi bilmiyor muydum? Hem artık kafamı meşgul edecek o saçmalıklar da yoktu, kurtulmuştum, kendimi tamamen derslere gömmüştüm, neden böyle olmuştu? Bu sinyali de fark edememişim. O yüzden üniversite ikideki çöküşüm o denli öldürücü oldu ya zaten. Off. Şimdi niye bu kadar detaya girdim bilmiyorum ki. Resmen pişman oldum. Ama o kadar yazmışım silmeye de içim elvermiyor. Neyse, demeye çalıştığım, doğduğumda elimde bir kutu şeker varmış da ben her yıl biraz biraz yiye yiye tüketmişim elimdekini. Sonunda da bomboş kutuyla kalakaldım ortada işte. Olan bu.
Habire ilan kovalıyorum bilgisayar başında. Hoş, ilanlara sunabileceğim bir şey de yok. Öyle gelişine başvurup duruyorum. Sınav puanımla bazı yerlerden mülakata çağrılabiliyorsam da onlarda da mülakatta batırıyorum. Çünkü bilmiyorum. Bilmediğimi görüyorlar. Eh oturup çalışsam da bilemiyorum. Ama işin kötüsü çalışamıyorum da. Yani abim, ben üniversitede öyle dipsiz kuyulara düşerken hep başımın etini yerdi, var ya azcık öğrensen şu programlamayı yazsan bir iki bir şey ufff var ya ne para kazanırsın falan filan diye önümde konuşup dururdu. Değiştir şu kafanı derdi, sırf inadından öğrenemiyorsun. Oysa ben hakikaten de öğrenemiyordum. Yani başaramadığım şeyi sevemiyordum, sevemedikçe daha da çok başarısız oluyordum. Ama onlar zannediyordu ki ben inat ediyorum, ben öğrenmek istemediğimden öğrenemiyorum. Daha da kötüsü, benim hiçbir şeye basmıyormuş kafam. Dedim ya o şeker kutusu yiye yiye tükendi diye. İşte kafam ilkokul ortaokul eğitimine falan yetiyormuş. O zamanlar habire başarısız oldukça derdim ki ah ulan ben bir şu bölümü okuyacaktım ki ne öttürürdüm be bölüm birincisi dünya birincisi falan olurdum. Diyordum ama olmazmışım. Gördüm. Ben hiçbir şeyi beceremezmişim. Bu kadarmışım çünkü. Sonuç: İş bulamıyorum.
Ha bir yandan başka saçma sapan bir dolu şeye baktım. Onlardan da gördüğüm kadarıyla, yapamıyorum. Yani dedim ki elimdeki diplomayla iş bulamıyorsam ben ne biliyorum. Oturdum düşündüm. Bildiğimi sanıyormuşum. Misal dedim İngilizce biliyorum ben ya. Ohoo ne güven ne güven. Yurtdışında İngilizce öğretmek gibi bir şey var, bilmem duydunuz mu? Ona baktım nedir ne değildir nasıl yapılır. Öğretmenlik diplomasına falan gerek olmadan, herhangi bir lisans diploması ile yapılabiliyormuş. Oh dedim güzel, peki başka? Sonrasında bir sertifika da arayabiliyormuş ülkeler. TEFL sertifikası--Teaching English as A Foreign Language. Hımm. Onu da alabilmek için 100-120 saatlik kurs var. Dolarla euroyla. Yaklaşık 6000-8000 lira arasında değişiyor kurs ücreti ki öyle her yerde yok bu kurstan, bir de başka bir ülkeye gidip orada kalma masrafı vereceksin. Ha online olanı yok mu, var ama o da yine böyle paraya. E peki en başta hiçbir şeye gerek yok diyordu, ben iyisi mi bir bakayım şu öğretmenlik ilanlarına dedim. Açtım en adını sanını duymadığımız ülkeden en baba parayı verenlere kadar ilanlara. Diploma olayı tamam da, ulan Burkina Faso'da bile adam "native speaker" arıyor. Yani istiyor ki herkes (çok doğal bir şekilde) burada gelip İngilizce öğreteceksen ana dilin de İngilizce olacak. Çok mantıklı. Evet. Ama kurs sitelerinde diyor ki native aramayan ülkeler de iş verenler de olabiliyor, merak etmeyin önce konuşalım durumunuza bakalım, ona göre zaten kurs bitiminde size işi biz buluyoruz. Ama o kadar parayı verebilecek halde olsam zaten hayat bana lay lay lom. Hayır mesela bir de desem ki yahu ben bunu istiyorum, ben kesinkes kendime böyle bir hayat çizmek istiyorum, gereken neyse bir bir yapacağım tak tak tak her şeyi şöyle planladım. Böyle desem, diyebilsem, gözümü karartıp ne gerekiyorsa yaparım, değil mi? Ama işte öyle de diyemiyorum. Bir diğer sınırım da buymuş, kararsız, çapsız ve tembelmişim.
Hah işte onu diyecektim. Tembelmişim. Aslında hep tembelmişim. Fark edememişim. Elimde bir dolu şeker olduğu zamanlar nasıl olsa çalışmama gerek olmadığından tembelliğim de ortaya çıkmamış. Oysa ki sırılsıklam tembelmişim. Hiçbir işe başlayamıyorum. Hiçbir şeyi yapacak gücü, iradeyi, azmi kendimde bulamıyorum. Çünkü yok. Her şeyi erteliyorum, hiçbir şeyi umursamıyorum, aman yahu ne var bir canım var alınacak ondan önemli mi diyerek kendimi daha da oturmaya ikna ediyorum. Hep böyleydim sanırım. Ama işte hiç bu kadar ayyuka çıkacak kadar şekerleri tüketmemiştim. Bence sıfır hayatta kalma içgüdüm var, vallahi bakın. Hani hep derler ya insanın en güçlü dürtüsü hayatta kalma dürtüsüdür diye. Bunun için her şeyi yapar falan filan. Bende o yok. Filmlerde dağcılar mücadele ediyor mesela ya da tüneldekiler gemilerdekiler mars'takiler falan müthiş bir şekilde ellerinde bir kibrit çöpü bile yokken bırakmıyor ya mücadeleyi, bana hep usandırıcı gelir o filmler. Yahu bırak gitsin o kadar acı çektiğine değmez, ne güzel mis ölürsün işte diye düşünürken buluyorum kendimi. Tamam ölünce ne olacağını, ölmenin ne olduğunu bilmiyorum, orası değil takılmak gereken nokta. Asıl nokta mücadele duygumun olmayışı. Ne gerek var diyorum. Vallahi billahi şimdi kim kalkıp yerinden uğraşacak?
Bu yüzden mesela uğraştığım şeylerin de ne kadar işe yaradığını bilemiyorum. Yaramıyor yani. Bir yandan İtalyanca'yı geliştireyim madem oturuyorum diyorum. Duolingo'dan devam ediyorum. Ama bir ileri iki geri. Şey varmış onları keşfettim. Bazı siteler var, böyle mesela profil oluşturuyorsun ana dilim bu, şu dilleri biliyorum, eh şu dilleri de öğrenmeye çalışıyorum diye yazıyorsun. Karşılıklı "exchange" yapıyorsun senin gibi insanlarla. Language Exchange yani. Ben Türkçe öğretiyorum karşımdakine, o da bana İtalyanca mesela. Üç şekilde yöntem var, biri ikisi hepsiyle yapabiliyorsun. Yazışarak mesajlaşarak skypetan yüz yüze. Konuşmanı, yazmanı geliştirebilirsin. Böyle bir sistem varmış, ben yeni denk geldim. Bir yandan da Khan Academy'den bilgisayar programlama algoritma derslerine falan başlamıştım bir süredir. Hani olur ya belki hakikaten en başından çabalarsam olur diye. Hani hala az biraz da olsa vardır be beynim diye. Bilmiyorum yok galiba. Hiç var gibi görünmüyor.
Sanırım sadece konuşasım varmış. Boş verin. Çok da kusuruma bakmayın.

Bahar Ekinoksu - "Old must be left; New must be adopted; Life must be celebrated"

Ostara veya Eostre veya Eastre, Germen bahar ve şafak tanrıçası. O dönemin akademik yazılarında kendisinden yalnızca bir kez bahsediliyor - ...