4 Ağustos 2012 Cumartesi
31 Temmuz 2012 Salı
31 temmuz
Of all delectable islands the Neverland is the
snuggest and most compact, it's not large and sprawly, you know, with boring distances between one adventure and another, it's nicely crammed. When you play
at it by day with the table and chairs, it is not a bit frightening,
but in the two minutes before you go to sleep it is real.
(Neverland'de bir önceki 31 temmuz, "Neden Bu Gerçek Olmadığı Anlamına Gelsin ki?")
29 Temmuz 2012 Pazar
Bu sefer öğütler Steinbeck'ten
EdebiyatHaber.Net'te okudum ben (şurada hatta--link). Diğer birkaç yazarın tavsiyelerini, söylediklerini göstermiştim gene burada, okumuştuk. Steinbeck daha içten davranıyor, liste falan oluşturmuyor, konuşuyor bizimle.
John Steinbeck’in 1963 yılında, yazarlığa başlayanlar için kaleme aldığı yazı:
“Birçok mükemmel hikaye yazdım, ama şansımı deneyip yazmanın dışında onların nasıl yazıldığını hala bilmiyorum”
Sevgili Yazar:
Stanford’daki hikaye yazma kursuna katılmamın üstünden çok uzun zaman geçmesine rağmen, o zamanki tecrübelerimi çok iyi hatırlıyorum. Gözlerim parlıyordu ve güzel hikaye yazmanın gizli formülünü öğrenmek için kendimi hazırlamıştım. Bu yanılsama çok kısa sürdü. Bize söylenene göre iyi bir hikaye yazmak için sadece bir yol vardı: o da iyi bir hikaye yazmak. Hikayenin nasıl yazıldığını görmenin dışında, iyi bir hikaye yazmak ancak yazıldıktan sonra anlaşılabilir. Bize söylediklerine göre hikaye yazmak en zor biçimdi, bu iddialarına ispatı olarak da dünyada çok az güzel hikaye olmasını gösteriyorlardı.
Bize söylenen ilk kural çok basitti: Etkileyici bir hikaye, yazardan okura bir şeyler iletmeli ve bu iletilenler, hikayenin mükemmelliğinin ölçütü olmalıydı. Bunun dışında, bir kural yoktu. Bir hikaye etkileyici olduğu sürece herhangi bir şey hakkında olabilir ve herhangi bir tekniği ya da anlamı içerebilir. Bu kuralın bir alt başlığı olarak, bir yazarın ne söylemek istediğini yani ne hakkında konuştuğunu bilmesi gereklidir. Örnek olarak, hikayemizin özünü bir cümleye indirgemeye çalışırken, onu üç-altı ya da 10 bin kelimeye kadar genişletebilecek kadar iyi bilmeliyiz.
Hikaye yazmanın gizli formülü, gizli içeriği budur. Bundan fazlası yoktu, biz yazarlık yolunda artık yalnızdık. Bazı kötü hikayelerin içine atılmalıydık. Eğer mükemmelliğin tüm sırlarını keşfetmeyi umsaydım, benim çabama verilen notlar bana gerçekleri gösterirdi. Ve eğer adaletsiz bir şekilde eleştirildiğimi hissetseydim, yıllarca editörlerin takdirleri benim değil hocaların tarafını tutardı. Okulda yazdığım hikayelerin düşük notları yayınevlerince yüzlerce defa reddedilen hikayelerimde yankılandı.
Bu adil gözükmüyordu. İyi bir hikaye okuyabiliyordum, hatta onun nasıl yazıldığını biliyordum. Niçin ben böyle bir hikaye yazamıyordum? Belki de iki hikaye birbirine benzemeye cesaret edemediği için okuduğum güzel hikaye gibi yazamıyordum. Yıllar geçtikçe, birçok mükemmel hikaye yazdım ve şansımı deneyip onları yazdığım dışında onların nasıl yazıldığını hala bilmiyorum.
Eğer hikaye yazmada bir tılsım varsa, ve ben bu tılsımın var olduğuna inansam bile hiçkimse bunu kuşaktan kuşağa aktaracak bir reçete haline getiremez. Formül, sadece yazarın önemli bulduğu şeyleri okura iletme dürtüsünde gizlidir. Eğer yazar bu dürtüye sahipse, bunu iletecek bir yol bulur. Bir hikayeyi iyi yapan mükemmelliği ya da bir hikayeyi kötü yapan hataları algılamalısınız. Aslında kötü hikaye dediğimiz, etkisiz olan hikayedir.
Yazdıktan sonra bir hikayeyi değerlendirmek çok zor değildir, fakat yıllar geçse de bir hikayeye başlamak beni ölüm fikri kadar korkutur. Korkmuyorum diyen yazar mutludur, fakat vasat olduğunun ve iyi bir hikaye yazmaktan çok uzakta olduğunun farkında değildir.
Bana söylenen tavsiyelerin birazını hatırlıyorum. Bu tavsiyeler, aşırı heyecanlı ve bereketli yirmili yaşların coşkunluğunu hissettiğim ve tüm dünyanın yazar olmaya çalıştığına inandığım zamanlardaydı.
Bana söylenen şey; “iyi bir hikaye yazmak çok uzun zaman alacak ve hiç para kazanamayacaksın. Avrupa’ya gitmen senin için daha iyi olabilir.”
“Niçin?” dedim,
“Çünkü Avrupa’da fakirlik şansızlıktır fakat Amerika’da fakirlik utanç verici bir şeydir. Fakirliğin utancına katlanıp katlanamayacağını merak ediyorum.”
Depresyona girmek çok uzun zaman almadı. O zaman herkes fakirdi ve çok fazla da utanılacak bir şey değildi. Ve fakirliğe katlanıp katlanamadığımı asla bilemeyeceğim. Fakat hocamın bir konuda haklı olduğuna eminim. Yazar olmak gerçekten çok uzun zaman aldı. Ve hala devam ediyor, ve yazar olmak asla daha kolay olamaz.
O bana onun öyle olmadığını söyledi.
süpermen türk olsaydı pelerinini annesi bağlardı
| netkitap.com'dan. |
Şimdi esasında bu bir kitabın adı. Uzun süredir Sefiller'i okumaya çabaladığımdan arada kütüphaneye atıp kendimi, okumaya devam edebilmek için motivasyon olsun diye böyle en incesinden, en kolay okunabilirinden kitaplar bakıyordum. Gerçi en son geçen hafta başında artık pes ettim, Sefiller'i ikinci cildinin tam yarısında işaretimi koyup kenara bıraktım. Artık yılbaşına doğru, şöyle bir son hamlemi yapar, bitirmeye çalışırım.
Neyse, ne diyordum? İşte o aralardan birinde almıştım bu kitabı da. Ne olduğunu, nasıl olduğunu, yazarın neci olduğunu hiç bilmeden. Sadece kapağını gördüm, ince oluşu, yazıların azlığı hemen "tamam işte bu" dedirtti, aldım elime. Meğerse pek de geniş bir fenomene rastlamışım. Ahmet Şerif İzgören, ben bu kitaba kadar adını bile duymamış olsam da, bu "kişisel-toplumsal gelişim" alanında konferanslar verir, kitaplar yazarmış.
Kitap da anladığım kadarıyla böyle bir konferansının metninin toplanmış hali gibi birşey. Bölüm bölüm çeşitli durumlara, konulara dair düşüncelerini söylüyor İzgören. Bunları ülkemizde yaşanmış gerçek hikayeleri göstererek anlatıyor. Hani "geçende bir bürokrat şöyle birşey yaptı ama zamanında şurada bilmem kim amca da böyle böyle etmişti, yaa bakın görün hangisi doğru" şeklinde. Bir de inanılmaz derecede konuşuyor kitap. Öyle konuşur gibi anlatım diye geçip durur ya ders kitaplarında, hah tam işte onun gerçek olmuş hali bu kitap. İzgören tamamen ağzından ne çıkıyorsa, nasıl çıkıyorsa öyle kağıda geçirmiş.
| İzgören'in kendisi.resim buradan. |
İçeriğine birşey diyecek değilim. Dediklerini, örneklerini ben ve benim gibiler zaten biliyoruz, yaşıyoruz, içindeyiz. Önemli olan bunları bilmesi, anlaması, azıcık vicdan muhakemesi yapması gerekenlerin görmesi, okuması. Ama zaten onlar da böyle iki cümleyi okuyup da insanlıklarını geri kazanacak olsalar en baştan hiç böyle olmazlardı diye düşünüyorum ben. O yüzden sanırım böyle kitaplar okuyunca sinirleniyorum. Ben niye okuyorum bunları, gitsin onlar okusun diyorum.
İçeriği dışında, kitap okunuyor, hızlıca. Gülümsetiyor belki, benim kadar asabi değilseniz. Hüzünlendirebiliyor da. Ama o kadar samimi geliyor ki, işkilleniyorsunuz. O kadar bizden biri gibi konuşuyor ki, samimiyetinden şüphe ediyorsunuz. O kadar doğru şeyleri gösteriyor ki, gıcık oluyorsunuz. İzgören'in hayranı da çok, nefret edeni de. Ben kararsızım. Ya hakikaten alabildiğine samimi-kitaptan bizimle konuşan adam, ya da alabildiğine oyuncu, yolunu iyi tutturmuş. Bilemem, genelde safımdır, kanarım.
Diyecek pek bir şey yok aslında. Sadece böyle bir şey de görmüş oldum diye, anlatayım dedim.
Şurada merak edenler için başka bir analizi var kitabın-->link
Şu Olympos'un taşları çakılları : Bölüm II
Nerede kalmıştık? İlk gün adımımızı attığımız gibi kahvaltıda bulmuştuk kendimizi dedim en son. Odamız iki kişilik, kendi içinde banyosu tuvaleti olan bungalowlardandı. Kişi başı gecelik ödediğimiz 60 liraya bu oda ve sabah akşam açık büfe yemek dahil. Artık pahalı mı ucuz mu kaldık siz karar verin. Ben kaldık ya sonuçta diyorum geçiyorum.
Neyse oturduk kahvaltıya, tabi sonuna doğruydu kahvaltının pek birşey kalmamıştı. Gerçi sonraki günlerden de göreceğimiz üzere öyle ahım şahım bir kahvaltısı yokmuş. Bal bile yoktu örneğin (dalga geçmiyorum ya valla) ki ben balla çay olmadan sabah olduğunu, kahvaltı yaptığımı anlamam. Kahvaltıyı yaparken turları anlatan ve ikna eden - abla, kız, kişi, insan, eleman...ne diyeyim bilemedim şimdi - geldi. Zaten bir heves onu da yapacağız bunu da yapacağız diyerek atlamışız otobüsten dediği her şeye evet dedik. Kahvaltıdan koşarak odaya gidip üstümüzü değiştirdiğimiz gibi tekne turuna katılmak üzere servis beklemeye koyulduk. Beklediğimizden geç de gelse, sonunda geldi ve Adrasan'a doğru götürdü bizi. Valla o günkü kafayla kaç koyu gezdik, isimleri neydi, neresiydi, neciydi hiç sormamışım daha yeni fark ediyorum.
Sadece oturdum teknenin üst kısmına, aldım elime fotoğraf makinesini çektim de çektim. Ama şunu diyebilirim ki geçen seneki Bodrum koylarından yüz kat iyiydi Olympos-Adrasan arasındakiler. Su inanılmaz berrak, mükemmel ötesi. Koyları oluşturan falezlerin görüntüsü, doğanın ortaya çıkardığı şekiller, mağaralar hepsi Bodrum'dan kat be kat üstün. Bir de güzel yani, yılın 12 ayı böyle Ankara'nın taşlı tozlu yollarına bakarak günleri harcayan gözlere şifa niyetine.
Sabah yaklaşık 10.30 gibi başlayan turdan akşam 6 civarında pansiyona dönebildik. Yine aynı, getiren servis bekleyip getiriyor pansiyonunuza. Turda içeceklere para ödüyoruz sadece. Onun dışında bir ara yemek servisi oluyor, bundaki yemekte balık-salata-makarna vardı. Sonrasında çay servisi, bir de karpuz servisi oldu. Bir de bayılıyorum ben tekne ortamına, keşke olsa bir gün benim de.
Yorgunluktan ölmek üzere düşsek de odamıza, duş alıp masalara geçtik. İlk şaşkınlığımız orada gerçekleşti. Biz nasıl olsa yemek 8'de breh breh diyerek tavlaya gömülmüş, felsefesine inerken tam 40 dakika öncesinden oluşan kuyrukla dumur olduk. Bir depar kalkıp sonuna geçtik ama tabi neredeyse tüm pansiyon sıraya geçmişti bile. Sonuçta yemeği alıp yiyebildik ama hala şaşkındık. Zorunuz neydi ki yani o sırayı oluşturmasanız da bir şekilde alacaktınız o yemekleri.
Yemeğin ardından koştur koştur Yanartaş (Çıralı) turuna gitmek üzere servise doluştuk. Binişte herkese ufak birer el feneri verdiler. Çoğu kişi bu neyki diye bakındığı için söylemekte fayda görüyorum şimdi burada, gitmek falan isteyen yolu düşen olur, dağın tepesine gecenin zifiri karanlığında çıkılacağı için bu fenerler. Chimera'nın ateşinin çıktığına inanılırmış eskiden bu tepede. Şimdilerde biliyoruz ki topraktan metan gazı fışkırıyor. Uzun zamandır bir Dehşetengiz Mitoslar yazısı yapmamıştım, en kısa sürede Chimera için hazırlayacağım.
Günün belki de en eğlenceli kısmı Yanartaş'a çıkıştı açıkçası. Ellerimizde fenerler, yüzüğü Hüküm Dağı'na götürmek için tırmanan Frodo'yla Sam gibi hiç bitmeyecek gibi görünen antik dönem merdivenlerinde o karanlıkta bile 50 derece olan sıcaklıkta tırmandık. Yol kimi yerlerde acayip bozuyor, dikkatli olmak gerekli. Bir de çantaya damacanayla su almak şart. Ömrümde o geceki kadar hiç terlemedim valla. Kaybettiğiniz suyun haddi hesabı olmuyor. Çıkarken iniş yapmakta olanlarla karşılaşıyorsunuz ve herkes sanki bu merdivenler ve gece hepimizi 40 yıllık dostlar yapmış gibi aynı soruyu soruyor : Daha ne kadar var? Cevaplar iki taraf için de sevindirici olmaktan uzak tabi.
Bir şey de var ki demeden edemeyeceğim. Ben hayatımda böyle yıldız, böyle gökyüzü görmedim. O gece üstümüzde salınan o gökyüzü öylesine bir gökyüzüydü ki anlatamam. Yıldızlara hiçbirimiz bu kadar yakın olmamıştık daha önce. İlkokuldayken odamın penceresinden, köyde büyükbabamların evinin merdivenlerinden yani bulduğum her yerden yıldızlara bakardım ısrarla. Elimde kağıt kalem, görebildiklerimi işaretlemeye çalışırdım. Çok başarısız olurdum elbette, köyde bile o kadar yıldız yoktu. Ama o gece Yanartaş'ta gördüklerim inanılmazdı. Hani böyle film görüntüleri olur ya, normalde tek tük görünen yıldızların dışında böyle altın tozu serpilmiş gibi bir görüntü vardır aralarında. O gökyüzü aynı bir film karesi gibiydi. Tüm tırmanış ve iniş boyunca hemen üstümüzdeydi ve o kadar yakındaydı ki elimi kaldırdığımda dokunduğumu hissediyordum.
Tepede, ateşlerin çevresinde öbek öbek turistler - yerlisi yabancısı - kah oturuyor, kah dolanıyor ama en çok da resim çektiriyorlar. Esasında ben bu tepeye ulaşma kısmını pek sevmedim. Yolculuğun kendisi daha eğlenceliydi. Çünkü tepede yapacak pek bir şey yok. Tamam ateşleri görüyorsunuz, çok da ilginç, belki olağanüstü de bir doğa olayı. Ama ağır bir gaz - metan gazı - kokusu var etrafta ve zaten sıcak olan havanın yanında ateş (!) içinde dolaşıyorsunuz. Görüntü gecenin karanlığında güzel gerçi. Taşların arasından yoktan var olmuşçasına fışkıran alevler var. Ama biraz inceleyip, hayran kalıp, dolanmaktan başka yapacak pek bir şey yok. Bir de fotoğraf çekiyorsunuz sonra bitiyor. Koku rahatsız edici, sıcak rahatsız edici. Yanlış anlaşılmasın, oraya gitmiş olmaktan dert yanmıyorum. Sadece bu böyle birşeydi, ona göre gidin diyorum. Çünkü biliyorum, gidip de peh hiç de birşey yokmuş diyenler vardı. Saçmalıyorlar, bu çok güzel bir gezi. Ama tabi yüzlerine söyleyemiyorum.
Geri dönüşte önceki gecenin otobüs yolculuğunu da üstümüze almış olduğumuzdan direkt odamıza gittik biz. Daha ilk geceden bu Olympos'ta geceleri neler dönermiş ki diyemedik.
Ki sonraki gece ziyadesiyle gördük. Eh artık 3.bölümde.
[Bölüm I için link]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...





