1878-1937 tarihleri arasında yaşamış olan Uruguaylı şair ve kısa öykü yazarı Horacio Quiroga’dan defineye giden yol için önemli bir rehber...Asıl yazı : http://filucusu.blogspot.com/2012/05/kusursuz-bir-oyku-yazar-icin-on-emir.html?spref=tw
“On Emir” İspanyolca aslından, Semih Aközlü tarafından çevrildi. Artık harita elinizde, defineyi bulmak size kalmış...
1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrıya inandığın gibi inan.
2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.
3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir.
4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.
5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.
6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: "Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu." İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.
7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.
8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.
9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.
10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya.
13 Mayıs 2012 Pazar
hikaye yazımının on emri
Fil Uçuşu'nda geçende yazdı Yekta Kopan, el yazısıyla saman kağıda yazılıp duvara asılası.
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Göbeklitepe : Dünyanın İlk Tapınağı
Göbeklitepe 1963'teki o yüzey araştırmasında Neolitik bir yerleşim olarak işaretlendiğinde kimse bu kadarını beklemiyordu. 1995'te Klaus Schmidt ona gereken ilgiyi, özeni göstermeye karar verdiğinde herşey bir bir açığa çıkmaya başladı tabi. Kısa bir süre öncesine kadar, çok tanrılı dinlere ait en eski tapınağın yalnızca 5000 yıl öncesine ait olduğunu ve Malta'da yapılmış olduğunu düşünüyorduk mesela. Ama bundan çok, ama çok daha önceleri başlamıştı insanoğlu tanrılarını onurlandırmaya, onlar için toplanma yerleri yapmaya ve bir arada olmanın, bir topluluk olmanın bilincine varmaya. Göbeklitepe'de - Şanlıurfa'da - 12 bin yıl önce bir tapınak, toplanma alanı inşa edilmişti, ortak bir amaç için bir araya gelen, belli bir disiplin içinde iş bölümü yapmış insanlar yaşamıştı.
Göbeklitepe : Dünyanın İlk Tapınağı tanıtım kitapçığı-kataloğu da kısa bir süre önce yayınlandı. Toplamda 50 sayfalık katalogda 3 dilde - Türkçe, İngilizce, Almanca - yazıların eşliğinde büyük boy resimler var. Yanında ayrı bir kapta tanıtım cd'si yer alıyor, onun kitapçığında da yine aynı 3 dilde bir kısa yazı daha mevcut. Şimdilik yazılar da, videolar da çok az ve adeta tadımlık. Gene de en azından düşünülüp hazırlanmış dedirtiyor insana.
Göbeklitepe : Dünyanın İlk Tapınağı tanıtım kitapçığı-kataloğu da kısa bir süre önce yayınlandı. Toplamda 50 sayfalık katalogda 3 dilde - Türkçe, İngilizce, Almanca - yazıların eşliğinde büyük boy resimler var. Yanında ayrı bir kapta tanıtım cd'si yer alıyor, onun kitapçığında da yine aynı 3 dilde bir kısa yazı daha mevcut. Şimdilik yazılar da, videolar da çok az ve adeta tadımlık. Gene de en azından düşünülüp hazırlanmış dedirtiyor insana.
6 Mayıs 2012 Pazar
bir Yeats derlemesi "Her Şey Ayartabilir Beni"
Dost'ta (kitabevinde) dolanırken tesadüfen gördüm bunu. Shakespeare'in sonelerinin başka baskıları var mı diye raftakileri karıştırırken "Yeats" ismini görünce hemen elime aldım tabi. İncecik, şiir kitaplarının çoğu gibi. Sade, alabildiğine sade. Kapağı sanki içindeki sayfaların bir parça daha kalını gibi, kemik rengi düz bir fonda siyah ve kırmızı yazılar. Yeats'in ismi, kitabın ismi, çeviren ve yayınevi. Arka kapağındaysa yayın yönetmeni Levent Yılmaz'dan (LY imzasından o olduğuna karar verdim ben) bir kitabın basımına dair yazılabilecek en içten, en samimi yazı. Neredeyse bir yıl önce, nisan 2011'de basılan kitapta Yeats'in 26 şiirinin hem orijinalleri hem de Türkçe çevirileri var 96 sayfa boyunca. Tabi bu sayfalara en baştaki Önsöz ve en sondaki Ek kısmında W.H.Auden'ın Yeats anısına yazdığı şiir de dahil.
William Butler Yeats 1865'te Dublin'de doğmuş İrlandalı bir şair. 20.yy.'ın başındaki "Kelt Dirilişi" akımının kilometre taşı, aktif bir politikacı. 1923'te Nobel kazanan ilk İrlandalı. Ben ismini ilk defa "he wishes for cloths of heaven (göğün kaftanlarında gözü)" şiiriyle duymuştum, üniversitedeydim. "i would spread the cloths under your feet: but i, being poor, have only my dreams; i have spread my dreams under your feet; tread softly, because you tread on my dreams." dizelerini kaleme alabilmiş bir adam, doğal olarak içime dokunmuş, ilgimi çekmişti.
Uğraşları, şiirinin ve düşüncelerinin gelişimi, değişimi, Maud Gonne meselesi - ki hala sinirime dokunur reddetmiş işte kadın seni ne diye 35 sefer tekrarlarsın teklifini (tamam abarttım 2-3 gibi sabir bir sayısı var tabi) -, Kelt rönesansı durumu...Çevirilerine pek rastlamamıştım bu zamana kadar, genellikle Bartleby gibi sitelerden orijinallerini okuma şansım oluyordu, bir de işte yine Dost'ta rastladığım "Kelt Şafağı" kitabında hikayelerini okuyabilmiştim. "Her Şey Ayartabilir Beni" de en bilinen şiirlerinden biri. Kitap onunla birlikte "Bizans'a Yolculuk", "Leda ile Kuğu", "Geçti O Dans Ettiğimiz Günler" gibi şiirlerini barındırıyor. Özellikle bir sayfada orijinal dizelerin, hemen karşı sayfasında da çevirilerinin yer alması şahane bir şey. O kadar hoşuma gitti kitabın şekli, hali, içi, dışı, her birşeyi ki tişörtümün içine sokup, öyle gezdiresim geliyor.
En iyisi kitaba da ismini veren o güzelim şiiriyle bitireyim lafımı :
Poets.Org
NobelPrize
Poetry Foundation
Bartleby
![]() |
| W.B.Yeats |
![]() |
| o işte,Maud Gonne |
En iyisi kitaba da ismini veren o güzelim şiiriyle bitireyim lafımı :
Her Şey Ayartabilir BeniYeats'e devam etmek isterseniz :
Her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
Gün olur bir kadının yüzü, ya da daha kötüsü
Çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun;
Şimdi daha kolayı yok
Elimin alıştığı bu işten. Gençken
Metelik vermezdim türkülere,
Sazını çalmaz mıydı ozan
Kılıç kında beklercesine;
Razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek,
Balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya.
[Kitabı çeviren : Cevat Çapan]
Poets.Org
NobelPrize
Poetry Foundation
Bartleby
Virginia Woolf'un "Mrs.Dalloway"i ile yaşam ve ölüm
Doğumgünü hediyelerimden biriydi Mrs.Dalloway. Üniversitedeyken isimlerini duyduğumdan, haklarındakileri okuduğumdan beridir Virginia Woolf, Sylvia Plath ve Simone de Beauvoir okumak istemiştim zaten. Ama bir türlü elim gitmemişti, bu hediye gelmeseydi büyük ihtimalle hatırı sayılır bir süre daha gitmeyecekti. Biliyordum çünkü. Korkuyordum. Neler hissedeceğimi adım gibi biliyordum.
Bu yüzden Mrs.Dalloway'i elime almam 4 ay, 192 sayfayı okuyabilmem de bir ay aldı. Hatta tüm kitaplarımın parmak izi bile olmayan kaplarının yanında onun dışı neredeyse parçalandı.
Elimde değil, aklımın bir köşesinde hep o usul usul nehre giren ince, hayalet gibi kadının resmi var. Cümleleri o söylüyor sanki bana, sayfaları onunla çeviriyorum. Her kelimeyi korkarak okuyorum, anlayacağım, gerçekten anlayacağım ne demek istediğini, neler hissettiğini diye ödüm kopuyor.
Bir günde, tek oturuşta içine dalarak, içinde kaybolarak okunacak kitabı işte bu yüzden parça parça, her bir parçasında canını çıkara çıkara bir ayda okudum. Clarissa Dalloway'in o haziran sabahı Londra'daki evinde vereceği parti için çiçekleri nasıl alacağını düşünmesiyle başlayan gün, her bir düşüncesiyle beni mutsuz etti. Tüm o sokaklar, parklar, yollar, otobüsler, arabalar hepsi gözümde böyle uzun, sıcak, asfalttan artık güneşin yakıcılığının sesinin geldiği anlamsız yaz günleri gibi bir bir ayağa kalktı, yan yana dizildi. Üzerine bir de insanlar vardı, Clarissa'nın kafasından bir onun bir bunun kafasına atlarken hepsinde ayrı bir anlamsızlık vardı. Sanki kimsenin artık bir amacı kalmamış gibi, sanki kötü bir David Lynch filmi gibi, bir dakika sonrası bile olmayan bir gezegende kapana kısılmışlar da kaçmaya çabalamıyorlar gibi. Virginia anlattıkça eller daha da sıktı boğazımı. Her sayfada daraldı boynum, sıktılar da sıktılar. Kimsenin hayattan bir beklentisi yoktu, kimsenin hayatında ilgi çekici en ufak bir detay yoktu. Oradaydılar, düşünüyorlardı. Anlamsız hareketlerine devam ediyorlardı.
Edebiyat adına, kadınlık adına, fikirler adına pek çok şey yaptı Virginia, " as a woman , i have no country. as a woman i want no country.as a woman my country is the whole world" dedi. Adıyla birlikte anılan bir yazım tekniği bile var. ''para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın.ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!'' diyerek bize, kendi de yazdı. Ama ben bu basit aklımda bir türlü onu, yaptığı şeyle ayrı tutup okuyamıyorum. Bir türlü o zarif, başka dünyadanmış gibi duran resmine kendi hayatına son veriş şeklinden bağımsız bakamıyorum. Babam korkaklık olduğunu savunuyor intihar etmenin, annem düşüncesine bile dayanamıyor. Bense biliyorum, gerçekte korkaklıkla veya kaçmakla ilgisi olmadığını. En büyük cesaret o, en büyük başkaldırı. En büyük irade gösterisi. O kadar büyük bir yüreklilik ki tüm ipleri eline alma cesaretini gösterebiliyorsun. Korkum bu yüzden Virginia'nın yazdıklarından, tıpkı Çanlar Kimin İçin Çalıyor'dan nefret ettiğime inandırmam gibi kendimi. Korkağın teki olduğumu bildiğim için korkuyorum.
"Richard'da bir gelişme olmuş. Haklıymışsın," dedi Sally, "gidip konuşayım onunla. Bari iyi geceler dileyeyim. Kafanın ne önemi var sanki?" dedi Lady Rosseter ayağa kalkarken, "Önemli olan yürektir, değil mi?"
"Ben de geleyim," dedi Peter; gelgelelim bir an yerinde kalakaldı. Nedir bu ürkü? dedi kendi kendine. Bu coşku da ne oluyor? Neden anlatılmaz bir ürpertiyle doluyor içim?
Clarissa evet, diye söylendi.
Çünkü Clarissa oradaydı.
5 Mayıs 2012 Cumartesi
Gül ağacına ne bağlasam bu gece?
| kaktüs bile çiçek açtı, yaz mı gelecek |
Şu veya bu inancına göre falan diye bahsetmeyeceğim, bilmiyorum çünkü, doğru düzgün bilen de var mı emin değilim (Tamam belki kendi tezimden kafayı bir süreliğine kaldırıp, bunun üzerine bir akademik araştırmaya girişsem bulunabilir, bulunmaz değil ondan eminim). Sadece bildiğim, Hıdırellez'in bu kullandığımız Gregoryen Takvimi'ne göre 6 mayısa denk geldiği. Bu topraklarda - ve etrafımızdaki topraklarda - 6 mayıs ile Hızır günleri yani güneşli yaz günlerinin başladığına ve 8 kasıma kadar sürdüğüne inanılıyor. 8 kasımda da kış günleri yani Kasım günleri başlıyor.
Hayatım boyunca hatırladığım ilk -ve sanırım tek- Hıdırellez, 7 yaşımın 5 mayıs gecesi. Öncesinde sabah erkenden apartmandaki anneler ve kızları toplaşıp, sahile inmiştik (Kocaeli'deydik o vakitler, denizi gören, dahası denizle arasında ormanlık, bahçelik bulunan bir yerde oturuyorduk). Herkes eğilip, harıl harıl taş toplamaya sonra da bir kenarda onlardan şekiller oluşturmaya başlamıştı. Küçüktüm, ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece dileklerimizi çizmemiz gerekiyordu o taşlarla. Annem büyük bir ciddiyet içinde ufak taşlar tutuşturmuştu, "böyle çatısıyla kapısıyla üniversite çiz hadi bak oraya hadi" demişti. Manyak mı bu kadın, gene napıyoruz biz ya diye düşünüyordum, sallamadım pek dediklerini, çizmedim de. Annem sonuçta benim için de abim için de dilediği ne varsa intizamla oluşturdu şekillerini o taşlık sahile. Diğer teyzelerle çocukları da. Bilseydim eğer o zamanlar, azıcık kafam çalışsaydı, annemin şekillerini ayağımla toz buz ederdim. O taşlarla, hepsiyle sahilin, kocaman piramitler çizerdim, denizler yapardım, tekneler, tapınaklar, ormanlarla kaplı dağlar, uçsuz bucaksız ovalar, dünyanın en yüksek tepelerini, en uzak köşelerini çizerdim, gökyüzünü yıldızları güneşi çizerdim, dünyayı dilerdim Hızır'dan. Özgürlüğü dilerdim o ufak sahilde o 5 mayıs günü.
| gönül bu sevdadan tabiki vazgeçecek |
Hıdırellez'in en güzel yanı bu dilek olayı zaten. Senede bir defa da olsa, sebepsiz bir şekilde, hiçbir inanca ya da kültüre bağlı kalmadan dileklerinizin gerçek olabileceğine dair bir umudunuz olmasını sağlıyor. En özel, en içten isteklerinizi yazıp gül ağaçlarına bağlayabiliyorsunuz, diplerine şekiller çizebiliyorsunuz, bir ateşin etrafında bir şeyin, özel bir şeyin parçası gibi hissedebiliyorsunuz, normalde hayatta yapmayacağınız bir deliliği deneyebiliyorsunuz. O kısacık saniyeler için bile olsa meydan okumuş gibi hissedebiliyorsunuz. Ertesi gün uyandığınızda doğaya, toprağa, gökyüzüne gelmesi gibi size de, dileklerinize de gelmesini bekliyorsunuz Hızır'ın.
Bir daha ateşten atlamadım ben, dilek de dilemedim gül ağaçlarına. Akşamın geldiği şu saatlerde pencereden gördüğüm yağmura bakılırsa, yapamayacağım da. O sahilin, o taşların, o ateşin böyle bir defalığına olacağını bilseydim de, özgürlüğü çizerdim o gün. Tüm gücümle koşarak, ciğerlerim patlayana kadar bağırarak atlardım . Tüm hayatımı dileyerek alevlerden.
Bir de alakasız olacak ama (bence alakalı tabi:p) Hıdırellez bana hep bu sahneyi - tabi bir de köşe başındaki sahneyi - hatırlatır, kendimi tutamadım, koyayım istedim :)
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Bazı dönemler, bazı şeyleri - hayatı - atlatabilmemi sağlayan şeyler oluyor. Lisede Johnny'ydi mesela, o fizik derslerine, kimya derslerine onun sayesinde dayanabilmiştim. Üniversitede bir parça James Mcavoy'du sonra, o ağladıkça güzel güzel ben de ağlardım finallerin arasında.
Şimdilik de yanımda Ben var. Birlikte saçlarımızı savuruyoruz, çılgın bakışlar atıyoruz, yeri geliyor anlamsızca kılıç sallayıp, deliler gibi koşturuyoruz.
Şimdilik Ben yardımcı oluyor atlatmama.
Şimdilik de yanımda Ben var. Birlikte saçlarımızı savuruyoruz, çılgın bakışlar atıyoruz, yeri geliyor anlamsızca kılıç sallayıp, deliler gibi koşturuyoruz.
Şimdilik Ben yardımcı oluyor atlatmama.
30 Nisan 2012 Pazartesi
şimdi de gelinin nedimelerinden geline bir bekarlığa veda etsin artık partisi
Bu haftasonu bekarlığa veda partisi haftasonuydu bizim için. Bu bekarlığa veda partisi konsepti, tanımı size nasıl geliyor bilmiyorum ama bana, şimdiye kadar ne kadar dizide, filmde izlemişsem, aynen o şekilde geliyordu, hala daha öyle geliyor. Ama bildiğiniz gibi, buradayız, biziz ve imkanlarımız dahilinde yapabildiklerimiz de Hangover ayarında değil.
Öncesinde biz şöyle bir internet araştırması, yoklaması yaptık mesela. Ne var ne yok okuduk, bir miktar da kendimiz ne istiyoruz diye düşündük, taşındık. Tabi atlayıp Vegas'a falan gidemeyeceğimize göre, yeni evli arkadaşımın evinde toplandık. Yerde pembe balonlar, büyük yemek masasında 3 renkli kokteyller, börekler, çörekler hazırdı. Bekarlığa veda edecek olan arkadaşıma da sürpriz yapmaya çabalamıştık, sürprizler iyidir tabi, bizim gibi sürpriz yapacağız derken yapılacak kişiye saati falan söylememezlik etmeyin. 'Hiçbir şey belli etmeyeceğiz'e o kadar bağlamıştık ki neredeyse gelmesini bile söylemeyecektik, o derece.
Böyle parti-toplanmalarda tema belirlemek eğlenceli olabiliyor. Bizimkisi flamenkoydu, etekler, büyük çiçekli tokalar, kırmızı rujlar şeklinde oluşturmaya çalıştık atmosferi. Fonda çalan flamenko cd'si biraz fazla kafe müziği tarzında kaçsa da, bir şekilde kıvırdık kanımca.
İşin aksiyon kısmına belirlediklerimiz karaoke ve internette gördüğümüz "bachelorette party ideas" arasından aklımıza yatan oyunların karıştırılıp, masumlaştırılmış halleri oldu. Misal bir tur karaokeden sonra, "three people" oynadık. Orijinalinde herkesin "kill him, make out with him, marry him" için 3 isim söylediği oyun için biz küçük kağıtlara ünlü, çizgifilm karakteri, dizi karakterlerinden erkek ve kadın isimleri yazarak katlayıp, bir sepete attık. Önce herkes 3 kağıt seçip, teker teker açtı. Açıp, okuduğu isim ile bu üç hareketten hangisini yapacağını söyledi - ki bizimkiler bunu öldürürüm, bunu öperim, bununla evlenirim şeklindeydi. Sonraki turda herkes önce bu üç hareketten hangisini yapacağını söyleyip, ismi çekti sepetten. İlyas Salman'ın iki kere yazılmış olması ve Hülya Avşar'ın tüm sevgili-kocalarının isimlerinin çıkması gibi durumlar ortaya çıkabiliyor, uyarmadı demeyin.
Kendi usulümüzce "three people"dan sonra tekilalı "never i have ever" oynadık. Tabi bu da öyle One Tree Hill'de falan gördüklerimiz gibi olmuyor, bizde daha çok "gece karanlıkta denize girmedim, hiç aşık olmadım" tarzında never have'ler dönüyor. Bir de tekila, su bardağıyla hafif çarpabiliyor.
Mevsimi geldi, lazım olursa, madem bu da neverland'den fazlaca masum, üsturuplu bekarlığa veda partisi örneği. Biz yaptık, oldu.
Hı bir de, gecenin ilerleyen vakitleri insanın içindeki "eye of the tiger" karaokesini canlandırabiliyor, söylemedi demeyin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Irvin D.Yalom'dan Spinoza Problemi (The Spinoza Problem)
(Bu kitabı da aslında çok sevip, anlatacağım burada diye düşünüp, sonra bir türlü yazamamıştım. Bu bahaneyle bahsetmiş olayım.) Buna da ağus...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Dedektif Lee Dong Shik, bir zamanların başarılı polis dedektifiyken birkaç yıl önce yaşanan olaylar sonucunda şimdi doğup büyüdüğü küçük ka...


