8 Ağustos 2011 Pazartesi

"Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni sonsuza dek onun vatanıdır."


Benim için hepsi - Dune - Joe Wright'ın Pride&Prejudice'ıyla başladı. Çok alakasız görünüyor olabilir şu an ama anlattığımda gayet açık bir yol olduğunu göreceksiniz. Hatta bazen sırf Arrakis'in kumsoluncanlarına, Leydi Jessica'nın Bene Gesserit'liğine, Müeddib'e, Tanrı-Kral'a ulaşmam için kaderin bilerek önüme çıkardığını bile düşünüyorum tüm olanları.
Kader, seveceğimi bildiği birşeyle çekti önce kendine ilgimi. 2005 yılının şubatında Pride&Prejudice'e bilet alıp, izledik arkadaşımla. Üniversiteye yeni başlamış, 18 yaşımızın en güzel zamanında iki genç kız olduğumuzdan Türkçesi yıllarca Aşk ve Gurur olarak geçen bir kitabın filmine bayıldık tabi. tüm film boyunca bir kez bile birbirine doğru düzgün dokunmamış iki insanın aşkı, bizi derinden etkiledi (evet burda Avrupa versiyonu son gösterildi, Amerika versiyonundaki evdeki o son sahneyi görmemiştik biz.). Darcy fenomeniyle tanışmıştık, Jane Austen'a balıklama dalmıştık.
Kendimizi kaybetmiş halde Jane Austen olayına giriştik tabi. Ben kendi adıma, yazdığı 6 kitabı sular seller gibi içtim hemen. BBC çevrimlerini, 70lerden bu yana çekilen sinema versiyonlarını falan hatmettim. Bu sırada, boğazıma kadar Austen'a batmışken, 2007'de Julian Jarrold'un Becoming Jane'i geldi eylül başında. Bizim yaşımızdaki Jane'in en büyük ilham perisini, mutlu sonlarına inat mutsuz sonunu anlatıyordu. Pride&Prejudice'dan daha çok vurdu beni. Jane'in hikayesi hala içimde duran bir yara halini aldı. Ama tam da işte orda, James Mcavoy'la tanıştım. Daha önce bahsetmiştim sebepsiz ve tamamen içgüdüsel İskoçya sevgimden ve dahi James'den. Her sinefil gibi, o dönem taktığım oyuncunun filmografisini incelemeye başladım. Birkaç bölümlük oynadığı tv dizilerini es geçip, Bright Young Things'i, Wimbledon'ı, Inside I'm Dancing'i, The Last King of Scotland'ı, Penelope'yi ve Starter For 10'i izledim hemen. Narnia'yı zaten görmüştük, Becoming Jane'den bir ay sonra vizyona giren Atonement'ı da izleyince elimde iki şey kalmıştı: Shakespeare Re-told'da bir bölüm canlandırdığı Macbeth (ki olağanüstü bir Macbeth yorumuydu) ve Children of Dune diye birşey.
Children of Dune'un ne olduğunu bilmiyordum. Birkaç resmini gördüm, tarihi falan mıydı diye düşündüm. Sonra araştırırken Dune'a, Frank Herbert'a ve diğer kitaplara rastladım. Daha önce birkaç kez gördüğümü hatırladım Dune ile ilgili birşeyler, galiba Duncan Idaho'ya tapanlarla ilgili şeylerdi, ama öncesinde ilgimi çeken bir şey gibi gelmemişti, ucunu bırakmıştım.
James'in oynamış olması ilgimi yoğunlaştırmamı sağladı tabiki. Araştırdım, aradım, okudum ve bir miktar çalışmanın ardından elimde alınacak kitap listemle birlikte kitapçının yolunu tuttum. Dune'un yaratıcısı Frank Herbert'ın ölümünden sonra oğlu Brian Herbert ve yazar Kevin J.Anderson'ın hazırladığı prequel serisinden başladım önce Butleryan Cihadı, Makinelerin Seferi, Corrin Savaşı, Atreides Hanedanı, Harkonnen Hanedanı ve Corrino Hanedanı diye devam ettim. Toplamda 6 kitap ve yaklaşık 5000 sayfa okumuştum ama daha asıl hikayeye gelememiştim bile.
Nihayet Frank Herbert'ın kendi kaleminden çıkan Dune'un satırlarına ulaştığımda, inanılmazdı. Felsefeyle, psikolojiyle, ekolojiyle, bilim-kurguyla, biyolojiyle, tıpla harmanlanmış öylesine bir dünya yaratmıştı ki Herbert kafayı yiyordunuz. Diğer tüm sevilen fantastik kitaplardaki gibi değildi bu dünya, ne ortaçağdan fırlamış elinde kılıç üstünde zırh şövalyeler vardı ne de at üstünde yolculuklar, kaleler, şatolar. İçinde olmak isteyebileceğiniz bir dünya değildi Dune'un dünyası. Hile içinde hile içinde hilenin olduğu, gezegenler arası yolculuklarla, gezegenleri yöneten hanedanlarla, tek bir imparatorun hükmettiği bir evren vardı burda. Ticaretin ve melanjın (ahh o melanj) güç demek olduğu, kabuslarınızdan bile daha acımasız kadın suikastçiler gibi olan Bene Gesseritlerin her köşeden fırladığı, kehanetlerin hüküm sürdüğü bir diyardı. Burada her an biri anlaşılmaz bir yöntemle zehirlenebilirdi, her an bir hanedan başka bir hanedanın ayağını kaydırıp gezegenine konabilirdi, her an bir kumsolucanı gelip üstünde durduğunuz kumla-yerle birlikte ne var ne yoksa yutabilirdi. Burda filmkitaplar vardı, holografik görüntüler vardı, saç teli inceliğindeki birşeye yazılmış şifreli mesajlar vardı. Kendinden önceki tüm atalarının zihinlerine ve anılara sahip olabilen kadınlar vardı burda, dövüşlerde görünmez güç kalkanları kullanılıyordu.
Neler anlattığını söylemeyeceğim tabi şimdi, sorun o değil. Zaten kesinlikle ama kesinlikle okumanız gerektiğini söylüyorum satır aralarında, dikkat ettiyseniz. Sorun böyle kitapların günü gelip, hep müthiş filmlerle sinemalara gelmiş olmasına rağmen Dune'un hiçbir şekilde hakettiği üzere çekilmemiş olması. 1984'teki David Lynch faciasından sonra (evet bildiğiniz faciaydı, topyekün facianın daniskasıydı. Lynch'i istediğiniz kadar takdir ediyor olun, istediğiniz kadar hayranı olun, gene de bu, onun Dune konusunda saçmaladığını inkar ettiremez.) 2000'de tv için yapılan mini-seri ve onun devamı olan 2003'teki Children of Dune mini-serisi, bir miktar ilerleme kaydedildiğini gösteriyor. Ama yeterli değil, hiç yeterli değil.
Bu yüzden nette senelerdir kitapların fanları kendi "rüya castlarını" tartışıyorlar, isimler öneriyorlar. Devam eden bir umut işte, bir gün birileri çıkıp Nolan'ın Batman'e, Raimi'nin Spiderman'e, Peter Jackson'ın Lord of The Rings'e yaptığını yapıp, o sihirli dokunuşu gerçekleştirecek diye bekleşiyorlar. IMDb'de her sene tarihi biraz daha ertelenen yapım aşamasında bir Dune projesi görünmeye devam ediyor bu sırada.
Bu yüzden kitapları okurken aklımdan çıkmayan düşünce, geçen gene aklıma geldi. Gerard Butler'dan ne şahane bir Stilgar, Mila Kunis'den de ne manyak bir Chani olurdu ama...

7 Ağustos 2011 Pazar

Babies (2010)

Thomas Balmés üşenmemiş gitmiş bir yıl boyunca, dünyanın dört bir köşesindeki dört ayrı bebeğin anne karınlarındaykenden yaşamlarının ilk yılını bitirene kadarki dönemlerini kameraya almış. Görüntüleri güzel müziklerle ve sıfır diyalogla, sıfır müdahaleyle birleştirdiğinde de ortaya bu belgesel çıkmış.
Önceki sene fragmanına tesadüfen rastlayıp, resmi sayfasındaki birkaç videoyu da izledikten sonra fikrin acayip orijinal ve işe yarar olduğunu düşünmüştüm. Bebeklerden veya hamile kadınlardan pek hazzetmem ama fikrin en azından belgesel sanatı için oldukça iyi olduğunu düşündüm.
Peki ne anlatıyor bu belgesel? Tamam dört bebek ve dört farklı ortam, aile var kameranın önünde ama ne izliyoruz? Ne izlemiyoruz ki. Öncelikle hamileliğin son günlerinin bu dört farklı ülkede nasıl geçirildiğini görüyoruz. Sonra doğumların nasıl yapıldığını ve doğum sonrası ilk günlerinde annelerle bebeklerin ne halde olduklarını görüyoruz. Bebeklerin uyudukları, kaldıkları yerleri, nasıl beslendiklerini - ki görmesem de olurmuş -, nasıl temizlendiklerini, ilk seslerini çıkarışlarını, dünyayı ilk keşfedişlerini, hayvanlarla ilişkilerini, ailelerin onlara kendi kültürlerine göre öğrettiklerini ve herşeyi, her nefeslerini izlemiş oluyoruz. En sonunda da ilk adımlarını atışlarına şahit olup, onlara veda ediyoruz.
Bebeklerimiz Bayar, Hattie, Mari ve Ponijao.




Ponijao, Namibia'da çamur damlı, saz ve kütükten yapılmış kulübelerde, yarı ağaçlıklı yarı bozkır bir bölgede yaşayan bir kabilede doğuyor. Doğduğu andan itibaren bizim anladığımız anlamda giysi giydirilmeden sadece boynuna ve beline annesinin örerek yaptığı iplerden bağlanarak ortalıkta dolaşıyor. Annesi onu yalayarak ve yaladıklarını da tükürerek yıkıyor. Tüm gün annesi ve diğer kabile kadınları ile onların çocuklarının arasında emekleyerek geziniyor. Eline geçirdiği herşeyi ağzına atıyor, tozu toprağı çevredeki kemikleri. Oyuncakları, annesini taklit ederek toz ezdiği iki taş oluyor kimi zaman. Kimi zaman da diğer bir bebekle paylaşamadığı bir pet şişe. Bulduğu çamurlu su birikintisinin içinde yüzükoyun durup, ağzına suya daldırmak da dahil oldukça doğal bir ortamda doğal hareketler yaparak büyüyor.









Bayarjargal, Mongolia'nın dağlık ve bozkırlık kesiminde yuvarlak yapılı çadırlarında, etraflarında keçileri, inekleri koyunları ve diğer hayvanlarıyla birlikte yaşayan bir aileye sahip. Çoğu zaman çadırdaki düz bir yatağın üstünde sıkı sıkı kundaklanmış olarak geçiriyor ilk haftalarını. Ondan 2-3 yaş büyük abisinin bir bezle veya doğrudan vurmasına, onunla oynamasına maruz kalıyor biraz da büyüdükçe. Annesi onu bir leğen içinde yıkıyor, yıkandığı leğenden keçiler su içiyor mesela. Onun da oyuncakları babasının kendi yaptığı şeyler veya etrafındaki hayvanlar. O da çoğu zaman toz toprak içinde üstünde sadece bir tişörtle emeklemeye emekleye dolanıyor.


Mari, Japonya'nın Tokyo'sunda oldukça büyük gökdelenler ve teknolojinin ortasına doğuyor. Genç anne ve babasının ilk çocuğu. Ailesinin yatağında sere serpe yatırılıyor çoğu kez. Türlü türlü oyuncakları var, sinirlenip yerden yere atabiliyor kendini mesela oynarken. Annesi onu pusete koyup, metroya trene bindiriyor, parka götürüyor. Çocuk yuvalarına, bebekli eğitim derslerine gidiyor ailesiyle. Gayet kalabalık bir şekilde doğumgünü bile kutlanıyor.




Hattie ise ABD'nin San Francisco'sundan. Ufak bir havuzu da olan evlerinde yaşayan ailesinin o da ilk çocuğu. Annesi devamlı kitap okuyor ona, babasıyla birlikte ailesinin yatağına uzanmış filleri nasıl taklit edeceğini öğreniyor. Babası kucağına alıp banyo yaptırıyor Hattie'ye. Parka götürüp, kaydırak kaydırıyor. Doktora gidip, kilosunu falan ölçtürüyorlar. Pusetinde süpermarket geziyor meraklı bakışlarla.
Pek çok kişi belgeseli biraz fazla çıplaklık barındırdığı gibi konular yüzünden eleştirmiş. Fazlasıyla da Hattie'nin ailesine takmışlar. Sanki gösterilen örneklerin ait oldukları ülkeleri temsil etmesi gerekiyormuş gibi, Hattie'nin ailesinin tipik bir Amerikan ailesini yansıtmadığı, Hippi olduklarını söyleyip durmuşlar. Saçma bence. Onlar da bir hippi amerikalı ailenin özelliklerini göstermesi açısından konulmuş olamazlar mı sanki belgesele? Çıplaklık da mecburi bir durum bu belgesel için. Hem öyle nedensiz bir çıplaklık değil ki bu. Herkesi, her durumu müdahalesiz en doğal hallerinde çekmeye çalışmışlar. E Afrika kabilesi mensupları da sırf çekiliyorlar diye kendi giysilerinden başka birşey mi giyecekler (kendi giysileri yok, evet). Ya da bebeklerin öylesine dolaşırken görünen yerleri sansüre mi girecek? Bu da saçma.

İnsanlar kötü düşünceli. Öyleler. Çünkü "Babies" oldukça güzel çekilmiş, büyük emek verilmiş, eğlenceli, komik, gerçekçi bir belgesel olmuş. Bence gayet güzel ve izlemenizde büyük fayda var.

(http://focusfeatures.com/article/babies___meet_the_parents adresinde ailelerle belgesel üzerine güzel bir röportaj da var.)

Ranzalı, Simli, Zegers'li, Dayaklı Rüyalar

Ramazanın 6 gününü geride bırakmış, yedincisi için çayımı içip, tostlarımı pudingimi yemiş halde güneş penceremin dışında nerdeyse doğmak üzereyken uykuya daldım. Karnımdan tuhaf sesler geliyordu ama aldırmadım zaten iki saatlik bir uykudan kendim kalkıp, yine kendim yiyecek birşeyler hazırlamak zorunda kalmıştım. Uykum çoktu, davulcu tepemde dikilse gözümü açıp, bakmazdım o derece.
Rüyalar evrenimde öncelikle sıkışık bir odadaydım. Karşılıklı iki ranza vardı odaya büyük gelmiş gibi duran. Ranza dediysem öyle bildiğimiz ranza değil yalnız.Normal bir tek kişilik yatağın duvara yaslandığını düşünün, sonra da onun üstünde belli bir yükseklikte aynen öyle bir yatağın duvara monte edildiğini gözünüzün önüne getirin. Öyle saçma birşey işte.
Peki bu odada ne arıyordum? Güya bir üniversite sınıfımla birlikte geziye gelmişim. Bir sürü diğer kızla birlikte de o odada kalıyormuşum. Nasıl sığacaktık oraya anlamadım zaten. Yatakların üstünde bavullar, her bir yerde başka bir kız. Sinirim tepeme çıkmış tabi. Bir de bir yatağın üzerine siyah siyah parlayan simler dökülmüştü birinin birşeysinden. Deli gibi bağırıp, çağırmaya başladım.
Sonra birden başka bir versiyona geçtim. Gene aynı odada kalıyordum ama o üstteki yataklar yoktu ve oda gözüme biraz daha büyük, ferah görünüyordu. Bu arada odayı tam olarak anlatamadım sanırım. Dikdörtgen düşünün önce, uzun kenarlarından birinin en dibinde kapı var, kapıdan girince hemen soldaki duvarda ve onun karşısındaki uzun kenarda yataklar var duvara paralel uzanan. Odanın öbür ucundaki kısa kenarın ortasında da pencere. Dedim ya gene bu odada kalıyordum ama bu sefer o kızlar ya da o sınıfla değildim. Sanırım başka bir sınıf gibi birşeye dahil olarak - okul gezisi gene yani - geziye gelmiştim. Bir erkek arkadaşımla arabada cdlerimizi unuttuğumuzu fark edip, odaların olduğu bölümden otopark kısmına yürümeye başladık. Otopark kısmına bina içinde bir tür köprü gibi bir yerden ulaşılıyordu ve otopark da öyle yerin dibinde değildi, ayrı bir bina tümden otoparktı. Biz de o binanın üst katlarında bir yerde olan arabaya gittik. İkimiz de iki ayrı cd aldık arabadan. Müzik cdleriydi, kapaklarına da bakmıştım ama şimdi bir türlü hatırlayamıyorum.
Cdleri alıp, geri dönerken yolda bir çocuk yanımıza yanaştı. Gayet normal görünümlü ve giyimli, bizim yaşlarımızdaydı. Bizim dediysem rüyamdaki yaşımı kastediyorum, üniversitenin başında falandım galiba. Biraz para falan vermemizi istedi. Başımızdan savdık. Odaya dönerken, çocuk peşimizden intikam almak istercesine geldi, takip ederek. Kurtulmaya çalıştık, atlatamadık. Odaya koşup, kapıyı hemen kapatıp girmesini engellemeye çalıştık. Bu sırada odada bir diğer arkadaşımız daha vardı erkek. Siyahiymiş gibime geliyor ama çok da net değil. Neyse hemen kapıyı kapatıp, kapının yanındaki duvardaki kart okuma cihazına kartlarımızı okuttuk. Ha bir de böyle bir durum vardı. Kapıları falan o okuyucuya kartlarımızı okutarak açıp, kapatıyorduk. Kapıyı kapadıktan sonra kendimizi garantiye almak için - ki niye o kadar korktuk bilmiyorum - o kart okuyucuyla oynayıp, tam bir kilit sağlamaya çalıştık. Daha doğrusu diğer ikisi kart okuyucuyu açıp, programlamaya çalışırken ben hemen pencereye döndüm. Çocuk pencerenin dışındaydı. O an anladım ki bizim pencere hemen hemen yer seviyesinde. Hani birinci kat değil de ikinci kat kadar da yüksek değil. Çocuk pencereden korku filmlerindeki gibi bakıyordu. Ve pencereyi açmaya çalışıyordu. Resmen korkudan ölmek üzereydim. Diğerleri de öyle. Ama gene de sanki çocuk kapıyı zorluyormuş gibi, kart okuyucuyla uğraşıyorlardı. Ben pencereyi açmasını önlemeye çalıştım bu sırada. Ama nasıl olmuşsa dış camı çıkarmıştı, şimdi aramızda sadece sineklik yerine geçen bir tel vardı. Pencerenin hemen önündeki bir otumsu bitkinin bir dalından tutup, ileri geri sallanarak birden pencereye iyice yaklaştı çocuk. O anda yüzünü çok net gördüm ve Kevin Zegers'di. Evet, daha önce birkaç filminden bildiğim ve bir ara da Gossip Girl'de gördüğüm Zegers! Daha doğrusu aynı onun gibi görünen, bizim korkutucu takipçimizdi rüyamda. Şoka girmek üzereydim ama o telin alt kısmını açmaya çabalıyordu. Ben çekiştirdim, çığlık çığlığa diğerlerinden yardım istedim. Sonunda odanın diğer ucundan koşup, benimle birlikte pencerenin önünde dikilip, çocuğa telin ardından vurmaya başladılar. Ben de vurdum, hep birlikte çocuğa dayak atmaya başladık (Niye daha önce yapmayı akıl edememişiz o da tuhaf). Ama o kadar kötü bir sahneydi ki anlatamam. Bir yandan delicesine ürkmüşüm ve korkuyorum, bir yandan da sinirliyim ve çocuğa vuruyorum.
Bu sırada gezide bizden sorumlu olan öğretmen mi artık neyse o kadın geldi koşturarak. Tüm odaların olduğu kısmı ayağa kaldırmıştık tabi, insanlar akın akın olay mahalline gelmişti. Kadın da delirmiş halde yetişti ve çocuğu elimizden aldı. Diğer iki arkadaşımı bir yere gönderdi ve ben de salon gibi bir yere götürüldüm. Ve işte o an o kadar kötü hissetmeye başladım ki anlatamam. Çocuğun dayaktan resmen ezik, yara bere içinde kalan suratı gözümün önüne geldi ve o bakışları...O üzgün ve "ne yaptınız" bakışları...Deliler gibi ağlamaya başladım. Yanıma birini vermişlerdi göz kulak olması için. Üstüme bir battaniye sardı, ağlamaya devam ettim hıçkıra hıçkıra. Uyandığımda aynı şekilde ağlamaya devam ediyordum.
Ne alaka bilmiyorum. Eğer hepsi bilinçaltımın düşündüklerinin bir yansımasıysa, bunların neyi simgelediğini merak etmiyorum :p

Fitzgerald'ın "Muhteşem Gatsby"si

Gönlü olacaksa, var, sırma kaftanlar kuşan;
Ve istiyorsa, yüksel yükselebildiğin kadar,
Ta ki "Sultanım benim, sırma kaftanlım!"diye
Koşsun sana nazlı yar.
(T.P.D'invilliers)
Elimde Can Yücel'in çevirdiği, Adam Yayınları'nın 1988 baskısı var. Francis Scott Fitzgerald'ın 1925'te yayınlanan kitabı Muhteşem Gatsby (orijinal adıyla The Great Gatsby) bu haliyle 191 sayfalık, en nihayetinde bir günde rahatlıkla okuyup bitirilebilecek bir kitap olarak görünüyor.
Ama bu kısa kitabın isminin önünde öylesine çok ünvan var ki (Amerika'nın en çok okunan kitabı, tüm zamanların en müthiş klasiklerinden, Amerikan rüyasının en iyi anlatıldığı eser vs.) insan öncesinde korkmuyor değil yani. Neyse ne, tüm önyargıları bırakırsanız, kitap yazıldığı dönemi baktığı yerden gayet iyi anlatan, istediği ölçüde eleştirisini yapıp, umudu-umutsuzluğu okuyucusuna bırakan, yazarının anlatımı ve dili hakkında oldukça güzel şeyler düşündürten bildiğiniz başarılı bir edebiyat eseri.
Fitzgerald'ı ilk defa önceki senelerden birinde bir arkadaşımın gönderdiği kısa bir yazısı aracılığıyla tanıdım ben (öyle ya fen bilimleri ya da mühendislik eğitimi klasikleşmiş yazarlarla tanışmak için pek de başarılı bir yol değil). İsmini bir türlü hatırlayamıyorum. Önemli olan içeriğiydi zaten. Okur okumaz vurulmuştum, bunu yazan insan hemen yanıbaşımda benimle aynı şeyleri düşünüyor olmalı dedirtiyordu. Hemingway'den fellik fellik kaçarım ama "o en büyüğümüzdü" demiş Fitzgerald için, resmen hak veriyorum. O yazısını okuduktan sonra devam etmeliyim Fitzgerald'a diye düşündüm ve işte ancak şimdi "Muhteşem Gatsby"nin tadına bakabildim (ki bu arada hepimiz bir diğer Fitzgerald eseri olan "The Curious Case of Benjamin Button"ın filmini izlemiştik).
Önceki gün "Howl"da 1950'lerin Amerika'sını ve Beat Kuşağı'nı görmüştük. Şimdi de 1920'lerin Amerika'sına ve ve Yitik Kuşak'ın (Lost Generation) içine dalıyoruz. Yine aynı şekilde (nedense hep böyle) bir dünya savaşının ardından (I.Dünya Savaşı tabiki) Amerika'da zengin, vurdumduymaz, vur patlasın çal oynasın bir kesimin işi iyice abarttığını ve bunun dışında kalan kesiminse yitik bir nesli oluşturduğu bir dönemdeyiz. Saçmasapan kanunlar ve toplumun işleyişi yüzünden eski zenginler-aristokratların yanında çeşitli yollardan zenginleşen yeni zenginler ortaya çıkmaya başlamış.
İşte böyle bir Amerika'da 1922 yazının başında Nick Carraway isimli 29 yaşındaki hali vakti yerinde, köklü ve hatırı sayılır bir aileye mensup anlatıcı kahramanımız, yaşadığı orta-batı bölgesinden ülkenin doğu kesimindeki New York şehrine yerleşir. Amacı borsacı olmak. Bir yandan iş tutturmaya çalışırken bir yandan da komşusu Jay Gatsby ve kendi kuzeni Daisy ile onun kocası, Nick'in de üniversiteden tanıdığı olan Tom Buchanan, Daisy'nin arkadaşı golfçü Jordan Baker, şehrin fukara kısmından oto tamircisi George Wilson ve karısı Myrtle Wilson'ın dahil olduğu bir olaylar silsilesi içinde bulur.
Fitzgerald olayları anlatırken Nick'in bakış açısından ve anlatımından sesleniyor bize. Aslında olayların çoğu zaman tam ortasında duruyor (fiziken) olmasına rağmen Nick, neredeyse romanın dışındaymış gibi anlatıyor gördüklerini. Genellikle dahil olmuyor olay sırasında, sadece gözlemliyor, düşünüyor, tasvir ediyor. Bu açıdan bazı yerlerde Nick'in varlığını bile unutur hale geliyoruz. Ama yaptığı gözlemlerin sonucunda bize ilettiği düşünceler, yazarın tam olarak o dönemle ve toplumun yapısıyla ilgili söylemek istedikleri aynı zamanda. Fitzgerald vardığı sonuçları tüm açıklığıyla ortaya seriyor. Benim en beğendiğim yönüyse tasvir konusundaki başarısı. Abartmadan, sıkmadan ama olanca güzelliğiyle her bir detayın gözünüzde canlandığını hissedebiliyorsanız. Hala epsilon gençlik serisi kıvamında olan yazdıklarımın günün birinde böylesi tasvirleri barındırabilmesini isterdim açıkçası.
Fitzgerald esasında fakir oğlan-zengin kız, garantici ama aldatan eşler, içi boş ama dışı güzel ilişkiler gibi gayet klişe bir konunun etrafında, kendi ülkesinin savaş sonrası durumunu, 1929'daki büyük bunalıma doğru son sürat ilerleyen işleyişi ve ülkesindeki insanların nasıl zihniyetler taşıdıklarını anlatıyor.
Meşhur Zelda'yla Fitzgerald
Çoğu yerde pek çok kişi hikayeyle, kahramanıyla Fitzgerald'ın kendisi, karısı ve yaşamı arasında bağlar kurmuş. Mümkündür, değil midir? Kitabın ilk sayfasını çevirdiğinizde karşınıza çıkan "Yeniden, gene Zelda'ya" sözleri de belki bunu söyler.
Ama en güzeli, herkesin tartışmasız alıntıladığı, tekrar ettiği sözleri, kitabın en son satırlarıdır, herşeyi bir çırpıda özetler :
Gatsby, her yıl önümüzde biraz daha gerileyen o yeşil ışığa, o bel getirici geleceğe inanıyordu. Kaçırdık o vakit elimizden onu, ama ziyanı yok, yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha ilerilere uzatacağız...Ve bir sabah, aydınlıklar içinde...
O ümitledir ki şimdi sefer etmekteyiz, biz o akıntıya karşı giden tekneler, durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam...


(Bu arada 2001'de Moulin Rouge'u efsaneleştiren Baz Luhrmann seneye gösterime girecek olan yeni "The Great Gatsby" uyarlamasının senaryosunu yazmış ve yönetmen koltuğuna kurulmuş durumda. Leonardo DiCaprio, Carey Mulligan ve Tobey Maguire'ın olduğu inanılmaz bir kadroyla hem de.http://www.imdb.com/title/tt1343092/)

6 Ağustos 2011 Cumartesi

5 Ağustos 2011 Cuma

The Clinic (2010)

20lerinin sonundaki gayet güzel Beth ile gayet yakışıklı Cameron Noel arifesinde Avustralya'nın bir ucundan öteki ucuna bir araba yolculuğuna çıkarlar. Beth'in annesini ziyarete gitmektedirler. Bu sebeple karnı burnunda Beth bir yandan bir Noel kartı yazmaya çalışırken, Cameron da uçsuz bucaksız Avustralya çöllerinin ortasında can sıkıcı derecede dümdüz uzanan karayolunu doğru düzgün katetmeye uğraşmaktadır.
Bu mutlu, sevimli, pek sağlıklı iki genç insanın bu anları ne yazık ki uzun sürmez. Önce, arkalarından son hızla yaklaşan bir kamyon sıkıştırır yolda. Kamyonun önünden kaçmak için neredeyse daireler çizerek yolun dışına çıkarlar. Sonra gece yola devam etmeme kararı alırlar ki kanımca bu en büyük salaklıkları haline gelir. En yakında rastladıkları bir motele girerler. Sapık ve göbekli motel sahibiyle de tanıştıktan sonra, bir miktar havuz kenarında güneşlenirler (havuz kenarı dediysem öyle tatil köyü canlanmasın gözünüzde. bildiğiniz terk edilmiş, çöl ortasında bir yerde suyu bin pislik dolu süs havuzu işte.), bir miktar da odalarında uyuklarlar. Tabi bu arada keşfederiz ki Beth ciddi ciddi ürkütücü rüyalar görmektedir. Aynen Cameron gibi, biz de hamileliğine veririz.
Odalarında uyuklarlarken Cameron acıkır ve dışarı çıkar. Geri geldiğinde Beth yoktur, sapık motel sahibi birşey bilmemektedir. Polis de 48 saat geçmeden aramam, kayıp değil falan der. Tabi Cameron bu durumda çıldırır, polise, motel sahibine falan girişir. Bu sırada asıl can alıcı kısma geçeriz yönetmenin kamerasıyla birlikte. Beth'le birlikte gözlerimizi terk edilmiş bir tesiste açarız. Beth acılar içinde gözlerini açtığında, bir odanın ortasındaki buz dolu bir küvetin içinde uzanmaktadır. Çırılçıplaktır ve karnında dikine bir kesik vardır. Dikişleri yenidir tabi, içinde bebeğinin olması gereken karnı bomboştur dolayısıyla. Odanın bir köşesinde bir sandalyede, üzerine roma rakamları yazılmış bir pantolon bir bluz vardır. Güçbela küvetten çıkıp, üzerine onları geçirip, kendini dışarı atmaya çalışır zavallı Beth.
Evet, James Rabbitts'in yazdığı ve yönettiği "The Clinic" bu şekilde başlayıp, ait olduğu gerilim-korku türünün en güzel örneklerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Birbirini tekrar eden, baltık ülkelerinden, uzakdoğudan devşirilen hikayelerle şişirilen korku filmleri denizinin içinde öylesine güzel ve orijinal bir hikaye ile kendine yer açıyor ki resmen işte böyle olmalı diyorsunuz. Sağlam yazılmış bir hikaye, neredeyse yok denecek kadar az mantık hatası-boşluklar, birbirine uyumu mükemmel, tek başlarına performansları daha da mükemmel kariyerinin başındaki tanınmamış genç oyuncular, yeteri kadar mide bulandıracak kan, cinayet, dövüş, terk edilmişlik hissi, bomboş araziler, ürkütücü ortamlar, kötü adamlar, kötü kadınlar, silahlar...Hepsi birleşip, bir buçuk saatlik güzel bir korku-gerilim filmi oluşturuyor.
James Rabbitts'in ilk uzun metrajlısı oaln ve Andy Whitfield da Spartacus'le henüz yeni yeni şöhrete adım atmaya başlamışken çekilmiş filmin benim için izlenme nedeni Tabreth Bethell'di tabiki. "Legend of The Seeker"ı saçma bir şekilde elimizden almalarından sonra en ufak kırıntısını bile arar olduk Tabreth'in. Bu sinemadaki ilk işi. Ardından iki güzel filmde daha rol almış olmasına rağmen şu an için izleyebileceğimiz birşey yok Tabreth'i perdede. "The Clinic"te ilk sinema deneyimi olmasına rağmen, oldukça başarılı.
"The Clinic" arada soluklanıp, güzel ve başarılı bir korku filmi izlemek isteyenler için, Avustralya'nın ürkütücü boşluklarından uzanıp, gerilim ve kan dolu bir buçuk saat sunuyor. Sonu için de olmamış diyenler var, olabilir ama bence böyle de iyi. Sonuçta daha ne olsun ki?

Howl (2010)

Kural insanıyım. Tamamen. Eğer şurdan şuraya içinden 10'a kadar saymadan geçilmez diye bir kural varsa sayar geçerim. Şu işi kendi başına, kimseye sormadan yapmak gerek diyeyse kural, hakikaten de oturur kendi başıma yaparım. Ki bilirim bir yandan da, benim dışımdaki herkes ama herkes, önümüzde yer alan o kurala hiçbir şekilde uymamıştır. Ben de uymamak isterim, düşünürüm de uymamayı. Ama içimde çarklı bir mekanizma vardır o anlarda hep harekete geçen. Ben istesem de, beynim istese de, bir türlü uymamazlık edemem kurallara. "Liar Liar"daki Jim Carrey hesabı, birşey beni alıkoyar her türlü kanunsuzluktan.
Gerçek Allen Ginsberg-gençken
Ama hiçbir üniversitenin bağımsız olmadığı, kampüslerde polislerin gizli gizli gezdiği, genelkurmayın bile milli savunma bakanlığına bağlanmak istediği bir ülkede, ben bile yeteri kadar kuraldışı hale geliyorum. İnsanoğlu neden yüzyıllardır, binyıllardır bu şekilde bir çaba içine girmiş acaba? Tarihin her zamanında bir tür "herşeyi tek bir otorite altında toplama" durumu oluşmuş. Her dönemde, dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar tek bir şekilde düşünmeye, tek bir şekilde hissetmeye programlanmaya çalışılmış. Her zaman birileri çıkıp, tek bir güç olmaya çalışmış. Sanırım yeteri kadar anlaşılabilir bir durum. Tek başına çalışan bir akıl, tek başına farklı düşünceler üreten bir akıl, eğer kendi düşüncenizi diğer tüm akıllara kabul ettirmek istiyorsanız, oldukça tehlikelidir. Sadece kendinizin aşırı bir refah içinde yaşamasını istiyorsanız, bunu sorgulayacak akılların olması yine tehlikelidir. Herşeyi tek bir otorite altında toplayarak insanları yönetebilirsiniz, yönlendirebilirsiniz, sadece ve sadece sizin istediklerinizi yapmalarını sağlayabilir, böylece kendi yaşamınızı ve kendi yararlarınızı garanti altına alabilirsiniz.
Bunun için de insanların düşünmemesine ihtiyacınız vardır. Düşünmeyecekler, üretmeyecekler, birbirlerini haberdar etmeyecekler, eleştirmeyecekler, irdelemeyecekler ve anlamayacaklar ki otoriteniz sarsılmasın. Düşünmemeleri için de sınırlar getirmek zorundasınızdır. Sınırlarsanız, engellerseniz, yasaklarsanız düşünmezler. Üretmezler. Eleştirmezler.
Daha doğrusu siz öyle sanırsınız. İnsanoğlunun aklı tarihin her döneminde çalışmaya devam etti. Bundan sonra da edecek büyük ihtimalle. Yani sınırlasanız da düşünürler, yasaklasanız da eleştirirler, engelleseniz de bir yol bulurlar. Ha siz göremezsiniz, duyamazsınız o ayrı. Otoritenin keskin Sauron gözlerinin altına inemediği örtüler vardır, dibine varamadığı delikler mevcuttur. Sonuçta insan, bu kadar alışık ve istekli olmasına rağmen, tek bir otoritenin ağır gücünün altında yaşayamaz. Bir şekilde farklılıklar, üretimler, düşünceler her zaman suyun altında boğulmaz, arada kafalarının çıkarıp kısa ama hayati nefesler alırlar.
Ginsberg olarak James Franco
Burdaki durum için birşey söylemeyeceğim de, ABD'de 1950'lerde böyle bir nefes alışın ufak belirtileri ortaya çıkmıştı. II.Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın enkazına karşılık Amerika kıtasının kuzeyinde insanlar gayet kurallara bağlı ve düzgün bir yaşam biçimi geliştirmişti. Kadının, çocuğun ve farklıların toplumdaki yerleri kesin çizgilerle belliydi. Tamam belki Elvis'in ve rock'n roll'un ritimleri her yanı sarmaya başlamıştı ama durum buydu. Bunun yanında kendini eğlenmeye, içkiye, otlara vermiş, hayattan ne beklemesi gerektiğini veya hayatın onun için ne ifade ettiğini çözmeye çalışan bir nesil de türemişti. Düzenin dışında, kendilerini yollara atan, caz melodileri arasında sorularıyla çözümler arayan bir kuşak. Düzenin ve konformlu hayatın dışındaki yeşil çayırları, bulutlu-yıldızlı gökyüzünü ve bitmeyen yolları arayanların ortaya koyduğu bu belirtiler daha sonra 60'ların sonuna gelindiğinde kendini büyük gençlik hareketlerine, dünyanın her bir yanında iyi veya kötü devrimlere, müzikte, sanatta, modada, yaşam felsefesinde tam bir düzensizliğe ve başkaldırıya dönüştürecekti.
Ama Jack Kerouac'ın1947-48'de Amerika'nın doğusu ve batısı arasında bir uçtan bir uca yaptığı yolculuk, Neal Cassady ile diğer yolculukları, New York Üniversitesi'nde Allen Ginsberg ve William S.Burroughs ile tanışması durumları gerçekleştiğinde henüz tüm bu düzensiz-başkaldırı oluşmamıştı. Kerouac !951'de oturup, 3 haftada "Yolda"yı yazdığında birşeylerin gelişi belliydi. Kerouac kendisi adlandırdı bu "kendi edebiyatlarını" ve yolculuklarını yapan kuşağı; "Beat Generation" dedi. Çevirmeye çalışırsak bir anlamda "yenilenler-yenilmişler kuşağı" olabiliyor bizim dilimizde.
2010 yapımı "Howl" filminde ise soruyorlar Allen Ginsberg'e "The Beat Generation ne demek?" diye. "Herhangi bir neslin yenilgisi söz konusu değil." diyor Ginsberg. "Bir grup adam sadece birşeyler yayınlamayı deniyorlar." Ginsberg bu "birşeyler yayınlamayı deneyen adamlar" arasında dahil olduğu "kuşağa" efsane haline gelmiş bir şiir kazandırmıştı bu cümleleri sarfederken. Howl (Uluma) şiiri 1957'de San Fransisco'da mahkemede salonunda didik didik edilirken o, mahkemeye bile gitmemiş, oturmuş karşısındakine-filmin aracılığıyla da bizlere- hayatını, sanatını, düşüncelerini, duygularını anlatıyor.
Rob Epstein ve Jeffrey Friedman'ın hem senaryosunu birlikte yazıp, hem de birlikte yönettikleri "Howl" bir yandan anlamsız bir şekilde sanatın, edebiyatın, müstehcenliğin ne olduğunun tartışıldığı mahkeme salonunu gösterirken, bir yandan Allen Ginsberg'ün tam o sırada kendini ve şiiri anlatışını iletiyor. İçiçe geçen mahkeme ve röportaj görüntülerinin aralarına serpiştirilmiş vaziyette de Ginsberg'ün Howl'u coşkuyla, duyguyla okuyuşunu dinliyoruz, mükemmel ötesi animasyon canlandırmalarıyla.
"Howl" o kadar güzel yapılmış, güzel yazılmış, özenle oynanmış ve mesajlarını o kadar temiz, kavgasız, baskısız ve gene de anlaşılır ileten bir film olmuş ki izlenesi, bir kere daha ve yine izlenesi. James Franco "127 Hours"la Oscar adayı olmasının yanında, "Howl"da hayatının her dönemini o kadar güzel yansıtıyor ki Ginsberg"ün, belki de bugüne kadar ortaya koyduğu en başarılı oyunculuk (tabiki Freaks&Geeks hali benim için bir numarada gene de.). Jon Hamm'in şiiri olabilecek en güzel şekilde savunduğu, avukat Jake Ehrlich karakteri öylesine düzgün ki Hamm'in temiz oyunculuğuna şapka çıkartılabilir. Ama bence onların yanında diğer avukat, şiirin yasaklanmasını savunan Ralph McIntosh rolünde David Strathairn harikalar yaratıyor.
O kadar "muzır" bulunan kitaplara ve dayatılan "filtre"lere inat, haydi biz de uluyalım, "Holy holy holy holy" diye...


carl solomon
için
i
gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,
zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,
gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,
yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu
olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,
yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında
ve yeraltlarında muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,
arkansas ve blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle
bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,
akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki
pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,
parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız
odalarda don gömlek sinenler,
apış arasındaki marihuanayla laredo’dan dönerken new york’da içeri tıkılanlar,
ucuz otellerde ateş yiyenler ya da paradise alley’de terebentin içenler, ölüm, ya
da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,
düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,
ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve canada ve paterson’un kutuplarına
doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,
geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı
katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde
mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar,
güneş ve ay brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar
külünün laneti ve aklın yüce ışığı,
hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve
kasvetli beyinleri örselenmiş,
benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek
battery’den bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,
gece boyunca bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp
kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız fugazzi’de bayat bira içerek
otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,
yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan
bellevue’ye belleuve’den müzeye, müzeden brooklyn köprüsüne
ayın ötesinde/ki empire state’in pencere pervazlarından sarkan yangın
çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,
olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve
cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,
yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle
kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,
artlarında atlantic city hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp
zen new jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,
kederli doğunun sıkıntı veren terlemesiyle tanca’nın kemik gıcırdatanları,
çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle newark’ın boktan bir
odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,
geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar,
hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında
yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,
eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren
çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,
kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini
hissettiklerinde plotinus poe st. john üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati,
bop ve kabala ile uğraşanlar,
idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel kızılderili meleklerle düşsel
kızılderili melekleri arayanlar,
parıldadığında baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,
etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun
oklahoma’nın çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,
houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar
amerika ve sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak ispanyolların peşinden gidip,
afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,
artlarınca chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi
tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak mexico
volkanlarında gözden yitenler,
batı kıyısı’nda f.b.i’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl
gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,
cigaralarını üstlerinde söndürerek kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,
staten island feribotu bastırdığında korkunç sesini wall’un ve bastırdığında los
alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak union
meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,
beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak
ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,
düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan
başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş
halde enselerinde dedektifler bitenler,
metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini
pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,
bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,
meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, atlantik ve karayip aşklarını okşayan denizciler,
gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen
herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,
durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir
melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir türk hamamının odasında mahvolanlar,
aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü
kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,
dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey
yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,
doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara
paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,
ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine
yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin
son attırımından sıyrılarak gelenler,
günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri
kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar,
ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,
sayısız çalıntı gecearabasıyla colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,
n.c, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, denver’ın adonis’i, yemek vakti
arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında
takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik;
sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı
sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik”
yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş
sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın manhattan’da uyananlar ve
kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz macar şarabının
tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak
adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,
tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla
yürüyüp, east river’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,
hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı
ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar &
başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,
düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,
bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavan aralarında
klavsenle orgazm olanlar,
teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış
harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,
gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler
karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,
salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça
pancar çorbası ve meksika pizzası pişirenler,
bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,
saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl
boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip
mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,
kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen
safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin
fesatlığının zehirli gazında madison avenue’da uyduruk elbiseleri içinde
yanarak tükenenler, ya da mutlak gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,
brooklyn bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla
yürüyenler çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler
yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,
umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından
fırlayanlar, pislik passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm
sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler,
1930'ların avrupasının nostaljik tükenmiş alman jazz fonograf kayıtlarını
paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde
çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.
geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini golgotha’ya
taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da
onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
denver’a yola çıkanlar, denver’da ölenler, denver’a geri dönenler & boşyere
bekleyenler, denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & denver’da yalnız
kalanlar ve sonunda zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi denver bu
kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca
katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı
cezaevinde imkansız suçlar için beklerken alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için mexico’ya ya da rocky dağlarına buddha’yı
yumuşatmaya ya da oğlanlar için tanca’ya ya da kara lokomotif için güney
pasifik hattı’na ya da narkissos için harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri
için woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler
ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
new york şehir kolejinde dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası
atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin
granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,
ve bunun yerine kendilerine insülin ve metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi
psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla
yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, doğunun
kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik
içerisinde parmakla(n)mak,
pilgrim state’in rockland’in ve greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının
gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri
üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay
denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden
fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben
şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek
boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir
gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işteah,
carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten
zamanın tüm pisliğinin içindesinve
bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre
titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,
hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış
geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar
ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip pater omnipotens aeterne
deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,
yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında
kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı
reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,
zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden
sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,
ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının
gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve amerika’nın çıplak zihninin aşk için
çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli
lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl
afiyetle yenir.
ii
alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış
beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?
molok! yalnızlık! pislik! çirkinlik! külkovaları ve elde edilemez dolarlar!
merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan
oğlançocukları! parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!
molok! molok! kabus molok! sevgisiz molok! zihinsel molok! molok ezici yargıcı insanların!
molok akıl almaz zindan! molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve
elemlerin kurultayı! yapıları yargı olan molok! savaşın sayısız taştan abidesi
molok! sersemlemiş hükümetler molok!
zihni salt bir makine olan molok! damarlarında kan yerine para dolaşan molok!
parmakları on ordu olan molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo
olan molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan molok!
molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi yahovalar gibi
gökdelenler dikilen molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken
molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran molok!
sevdası sonsuz petrol ve taş olan molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan
molok! yoksunluğu dehanın sureti olan molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen
bulutu olan molok! molok adı us olan!
molok içinde yapayalnız oturduğum! kendinde melekleri düşlediğim molok!
molok delirdiğim! sikemiciyim molok’ta! aşksız ve erkeksizim molok’ta!
molok ruhuma çok önceleri giren! molok içinde gövdesiz bir bilincim ben!
molok beni doğal esrikliğimden korkutan! kendimden geçtiğim molok!
uyandığım molok! gökyüzünden boşalan ışık!
molok! molok! robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör
sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez
tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!
onlar cennete kaldırırken molok’u parçaladılar sırtlarını! kaldırım taşları,
ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri cennete kaldıranlar!
vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! amerikan nehrinde batıp gitti!
düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!
kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler!
tufana kapılıp gitti! yükselmeler! anlık tanrı görümleri! umutsuzluklar! on
yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! bellekler! yeni aşklar! kaçık nesil!
zamanın kayalıklarından aşağı!
gerçek kutsal kahkaha nehirde! gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal
haykırışlar! çekip gittiler eyvallah deyip! atladılar çatıdan! ıssızlığa! el
sallayarak! yanlarında çiçeklerle! nehre doğru! sokağa!
iii
carl solomon! seninleyim rockland’da
benden daha kaçık olduğun
seninleyim rockland’da
fazlasıyla tuhaf hissettiğin
seninleyim rockland’da
annemin gölgesine öykündüğün
seninleyim rockland’da
on iki sekreterini öldürmüş olduğun
seninleyim rockland’da
o görünmez nüktedanlığınla güldüğün
seninleyim rockland’da
aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz
seninleyim rockland’da
vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen
seninleyim rockland’da
kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı
seninleyim rockland’da
utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun
seninleyim rockland’da
bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin
seninleyim rockland’da
cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden
deligömleği içinde feryatlar ettiğin
seninleyim rockland’da
katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz
olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini
söylediğin
seninleyim rockland’da
elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla
yeniden dönmeyeceği
seninleyim rockland’da
doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist golgotha’ya karşı
sosyalist ibrani devrimi entrikaları çevirdiğin
seninleyim rockland’da
long islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin
kendi yaşayan insan isa’nı
seninleyim rockland’da
yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan enternasyonel’in son kıtasını
söylediğimiz
seninleyim rockland’da
birleşik devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o birleşik
devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı
seninleyim rockland’da
seninleyim rockland’da
rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün
amerika’da bir batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin
kapısına vardığın
                san francisco 1955–56
(Altıkırkbeş yayınındaki Şenol Erdoğan çevirisi)

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...