28 Şubat 2017 Salı

Hadi be Zeyna bir el at be

Peki madem kendime geliyorum hemen. İyice zıvanadan çıktı buralar, böyle hep bir aman yarabbi çok kötüyüm ühü ühü, ama yumurtaya can veren allahım patlıcanı niye yarattın böhüüü diye diye kısır bir döngüye girmiş halde Neverland. O yüzden biraz da olsa normal insan olma çabasına döneyim. Listelerime, ufak hedeflerime geri döneyim istedim. Ne yapardım ben mesela? Liste yapar ona göre kitap okurdum. Konularına göre gruplar yapar, ona göre film izlerdim. Ya da bir ay boyunca misal bir oyuncunun diskografisini bitirecek şekilde film izlerdim. Bir döneme odaklanır, her bir ayrıntısını öğrenecek şekilde okumalar yapardım. Yazardım. Allah aşkına yazardım ya! Bir şeyler yazardım, hikayeler yazardım, oraya buraya not düştüğüm roman projelerime üç beş satır eklerdim, karakterlerin geçmişlerini oluştururdum. Eskiden sofraya oturduğum her defasında ayrı bir diyalog yaşanırdı kafamda ayrı bir kitabım için. Şimdi bir şeyler yemek için oturduğumda masaya mutlaka 20 dakikalık bir dizi bir şey açıyorum ki karşıma, kendimle baş başa kalmayayım, kafamın içinde boğulmayayım. Ne oldu bana böyle ya? Düzelteceğim.
Bu yüzden mesela kitap listemi hazırladım. Daha doğrusu ocak ayının başında hazırlamıştım. Kitaplığımda senelerdir durup duran, okumadığım kitapları ya da oradan buradan okuduğum ama sonunda kendim için kitaplığa satın aldığım ve bir daha okumam gerektiğini düşündüğüm kitapları sonunda raflardan çıkarıp, dizdim ve baktım. İlk kararım bunları okumaktı bu sene. İyi de başladım sanki, Silmarillion'u alıp elime iki hafta içerisinde içtim resmen. Bu arada kasımdaki bir uçak yolculuğundan yadigar "Fall of Giants"ı da o listenin aralarında soluklanmak için okuyayım, belki o vesileyle biter demiştim ama yeni yılın 2.ayının sonunda karşılaştığım manzara şu: Silmarillion'dan sonra biraz Fall of Giants'la devam ettim. Ankara'ya dönünce Hurin'in Çocukları'na geçecektim (2.seferim olacaktıbu, 2012 eylülünde kütüphaneden alıp, 10 içinde okumuşum, Goodreads'im öyle diyor). Ama ben ne yaptım? O kadar bunalımın dibine vurmuş haldeydim ki önce J.R.Ward'un Kara Hançer Kardeşliği serisinin ilk kitabı olan Karanlık Sevgili'yi, ardından da işte geçende bahsettiğim o salak saçma akşamın üstüne Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk serisinin 3 kitabını okudum. Nereden nereye diyor insan değil mi? Ne kadar akıllı olursanız olun, ne kadar büyümüş, ne kadar olgunlaşmış, ne kadar aşmış olduğunuzu düşünürseniz düşünün, bazı durumlarda içinizdeki o bir türlü ayarını tutturamamış ergenin kafanızın içine çöreklenmesine engel olamıyorsunuz. Halbuki 30 yaşındayım diyor insan kendi kendine, ben burada salak saçma düşünceler içinde kendimi harap ederken o gerizekalı insan kilometrelerce ötede gayet mutlu mesut, yanıbaşında sevgilisiyle, aklı on karış havada, hayatını yaşıyor ve sen zerrece önemli değilsin o hayat içinde. E o zaman sen niye kendini harap ediyorsun burada? Kendine hiç mi saygın yok? Herkes et kemik kas, su protein yağ karbonhidrat sonuçta. Niye kendini başka bir et için böyle bir duruma düşürüyorsun? Önemli olan sensin, düşünmen gereken sensin, sen hepsinden akıllısın, senin onu ve onları değil onların seni düşünüp de harap olmaları gerek. Senin önünde diz çökmeleri gerek, bir kıyıda, uzakta bir köşede mahvolup duran onlar olması gerek. Değil mi? Gibi kendime gaz verdim bolca ve 4 ergen kitabından sonra şimdi raylara geri dönebilirim.
Yine Hurin'in Çocukları'ndan devam edeceğim elbette ama bu sefer aralara başka kitaplar katmayı düşündüm. Daha doğrusu, uzun yıllardır köşebaşım-taşım olan One Tree Hill'in daha önce de izlerken çıkarmaya çalıştığım kitap listesini bu sefer daha okkalı ve incelemeli bir şekilde yapmaya karar verdim. Aslında hiç aklıma yoktu OTH uzun zamandır. Bu yaşta da gelmesin artık diyordum ki, amaan dedim canı cehenneme dostum, what the heeellll! 60 yaşında da olsam lise dramalarını izlemeyi seviyorsam seviyorum, kime ne? Kaldı ki bu benim akıl yaşım veya IQ'm hakkında bir şey mi diyebilir? Dese bile kime ne? Dedim kendime yine. Ve o eski listemi daha sağlıklı bir şekilde elden geçirmeye başladım. O yüzden ilk sırada John Steinbeck'in "The Winter of Our Discontent"ı var. Türkçe'ye iki türlü çevrilmiş, Mutsuzluğumuzun Kışı veya Kaygılarımızın Kışı şeklinde. Gönül  isterdi ki (yok o Gönül değil ama eminim o da isterdi sorsam hangisini okuyayım diye :D )Sel Yayınları'nın yaptığı en son, o tertemiz baskısını Kaygılarımızın Kışı ismiyle çevrileni alıp okuyabileyim ama artık nette pdf olarak ne bulursam. Ardından da Shakespeare reyizin Julius Caesar'ının üstünden geçeceğim (onu da daha önce 2011'de okul kütüphanesinden okumuşum).
Birebir haftalık takip ettiğim 8 dizi var yabancı ama şu ara sadece 3 tanesi yayında (Listem burada). Yani bu ara her hafta yeni bölüm gelmiş mi diye takip edeceklerim Supergirl, The Flash ve Arrow. Bu üçlüye DC's Legends of Tomorrow iyi giderdi ama kendimi zorlamayayım, alıştıra alıştıra.
Televizyona da baktım şöyle bir geçtiğimiz birkaç gün. İzlenir mi ne var falan diye. Valla sanırım ufak bir iteklemeyle Adı Efsane'yi ve İçerde'yi izleyebilirim. İzlerim izlerim. Birinde Erdal Beşikçioğlu var ki zaten lise dizisi diyebiliriz (yazar burada kendisiyle dalga geçiyor;)), diğeri de Çağatay aşkına! (vuhuu, yazar burada da içindeki ergenin dizginlerini salıverdi). Şaka şaka, İçerde'nin müzikleri falan hakikaten insana bir titreme vermiyor değil, atıma atlayıp kaleler fethedesim geliyor. O değil de asıl bir tane dizi tanıtımı gördüm geçen akşam, İsimsizler mi ney, onun müziği çok iyiydi ya. Youtube'da buldum ama, şuymuş: https://www.youtube.com/watch?v=g24v9TEGuuQ
Yalnız ne televizyon izlemişim be!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder