11 Ekim 2017 Çarşamba

Opera sezonunu da "La Traviata" ile açalım

Pazartesi akşamı Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin bu sezonki operası olan "La Traviata"ya gittim. Alexandre Dumas'nın 1848 tarihli romanı "Kamelyalı Kadın"dan Guiseppe Verdi'nin bestelediği, ilk olarak 1853'te sahnelenen 3 perdelik bir opera bu. Saat sekizde başlayan opera, iki kere 15'er dakikalık aralar vererek hemen hemen 3 saat kadar sürüyor.
"Traviare" İtalyanca bir fiil, Türkçe'ye yanlış yönlendirmek gibi çevirebiliriz. Bu fiilden türetilen bir sıfat  (dişi hali) "la traviata".Operamızın ana karakterini belirtiyor, yanlış yola sapmış bir kadın. Violetta Valery yani "la traviata"mız kendini tamamen eğlencelere, erkeklerin ilgisine ve hayattan zevk almaya vermiş, o parti senin bu parti benim geziyor. Etrafındaki hemen hemen her erkek ona aşık, hepsi onu elde etmeye çalışıyor ama Violetta'nın hiç birine eyvallahı yok, o aşk nedir bilmiyor, aşkı küçümsüyor. Ama kader karşısına Alfredo Germont'u çıkarıyor, Alfredo'nun saf aşkı Violetta'yı dark side'dan çekip alıyor. İki aşık kendilerini aşkın doludizgin mutluluğuna atıp, geri kalan her şeyi boşveriyorlar tabi bir süre sonra. Ama iki gönül bir olunca samanlık seyran olmuyor masallardaki gibi. Bir de üstüne Alfredo'nun babası - yeminle red kid'deki cenaze levazımatçısı kılığındaki - Giorgio Germont gelip, Violetta'yı ikna ediyor oğluşumu bırak git diye. Her aşk trajedisinin esas kahramanı gibi yapılacak en saçma şeyi yapıyor tabi Violetta, onun iyiliği için ondan vazgeçiyor. Terk ediyor Alfredo'yu ve Baron Dauphol ile birlikteymiş gibi yaşamaya başlıyor. Ama kaderin sözü daha bitmiyor, Violetta çok pis verem olmuş durumda zaten. En son ölüm döşeğindeyken Alfredo her şeyi öğrenip, Violetta'ya koşuyor tabi ama ahh ne gam ne fayda.
Kamelyalı Kadın'ın 1884(?) baskısı
Şimdi böyle Türk filmi senaryosu gibi hikaye serdim, e bir de tabi 1800ler Dumaslar Verdiler falan dedim ya gözünüzde neler neler canlandı değil mi? Aynen, benim de onlar canlandı, aklımda öyle görüntülerle oturdum koltuğuma. Ama o da ne? Perdeler bir açıldı, sanatçılar bir çıkmaya başladı, aman yarabbi. O dekorlar ne?! O kıyafetler ne?! Tamam olaydan bu kadar anlamıyorum da o kadar değil yani! Tamam kıyafetleri bir noktada kabullendim, dedim çağdaş bir versiyon yapmaya çalışmışlar. 19.yy.da falan değiliz diye hazırlanmış prodüksiyon. Hizmetçiler en ucuzundan hostes kıyafeti giymiş, bahçıvan herhalde diye düşündüğüm birine ben ilkokulu bitirirken moda olan kot bahçıvanlardan giydirmişler,...Ama en en en kötüsü, o çiğ çiğ duran, hemen hemen her perdede yerinden oynamayan bistro masalar, onların üstündeki kağıt bardaklar (o kadehlerin kağıttan olduğunu düşünüyorum açıkçası ya da daha kötüsü dışlarına kağıt, peçete falan sarmış olabilirler), sokak arası kafesi sandalyeleri ve diğer tüm dekorlardı. Hiçbir türlü olayın içine giremedim gözümün önünde bunlar varken. Ne Violetta'ya üzülebildim, ne Alfredo'nun aşkını hissedebildim, ne falcı çingenelerle boğa güreşçileriyle eğlenebildim. Önümde o kadar çiğ, o kadar müsamere gibi şeyler dolanıp duruyordu ki aklım ister istemez yine aynı sahnede nasıl bir Carmen izleyip de ağzım beş karış açık kalmış halde koltuğumda oturduğum o akşam geldi. O izlediğim neydi, bu neydi dedim opera boyunca.
Bir de o en son sahnedeki ışık oyununu çok rahatsız edici buldum. Böyle 90 yaşında teyze gibi davranıyorum ama kimsenin gözü bozulmadı mı ya?! Resmen işkence odasına düşmüşüm, istemeden bir psychedelic müzik videosu ben içindeyken çekiliyormuş gibiydi.
Yine de böyle bir oyunu yaşadığım yerde izleyebilmek şansına sahip olmak güzel, zar zor bilet bulabilmek, salonun neredeyse tamamen dolu olması, her yaştan - ama her yaştan - insanın gelmiş, izliyor olması güzel şeyler. Yalnız bir de genç (çocukluktan gençliğe yeni geçmiş) arkadaşlar habire konuşuyor olmasa opera boyunca, çok daha güzel olacak.

(Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin programı için buraya-->link bakabilirsiniz)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder