7 Nisan 2013 Pazar

Ankara'yı keşfe çıktık

Geçenlerde "Ben Ölmeden"de Güven Turan'ın Emirgan Korusu'na gidişini okuyunca benim de aklıma düştü. 17 yıldır Ankara'da yaşıyorum ama hep şikayet ettim ne kötü bu şehir ne renksiz bu şehir off aman kendimi nerelere atsam diye binbir türlü dırdır ettim. Hatta tuttum dünyanın öbür ucuna bile gittim sırf değişik şeyler göreyim, gezecek yerleri gezeyim diye. Ama bu 17 yılda gidip de bir Augustus Mabedi'nin kalıntılarını, Justinianus Sütunu'nu görmedim, Kale'ye çıkmadım hiç.
O yüzden bu hafta önceden yaptım planımı, pazar günü yds çıkışında hazır da kendimi bir haftasonu yataktan kaldırabilmiş, sokağa atabilmiş olduğumdan başladım gezmeye. Hava da öyle tam yakan güneşli değildi zaten, ılık ılık esiyordu, zaman zaman gölge zaman zaman güneş geliyordu.
Kore'de Savaşan Türkler Anıtımız
Gezimize Tandoğan'da Makine Kimya'nın karşısındaki orduevinin önünden başladık. Oradan Gar tarafına doğru köprünün altına doğru Kazım Karabekir Caddesi üzerinde ilerledik. Kazım Karabekir'in Hipodrom Caddesi ile kesiştiği noktada Kore Anıtı var. Tam adı "Kore'de Savaşan Türkler Anıtı"ymış, 1973'te açılmış. 2010'da da bir yenilenme geçirmiş. Benim senelerdir gidip geldikçe ilgimi çekerdi, bakar dururdum öyle otobüsle geçerken (fakültenin karşısından binip eve gittiğim otobüs o kavşaktan geçerdi hep). Çok ilginç geliyor çünkü bana böyle bir şehrin ortasında tam bir uzakdoğu mimarisinin yükseliyor olması. Onu gördüğüm bir an, o tek an içinde bile sanki taa o uzaklara uçarım.
Türk Hava Kurumu Müzesi


Kore Anıtı'nın hemen yanından yürümeye devam ettiğimizde karşımıza Türk Hava Kurumu Müzesi çıktı. O kadar güzel o kadar sevimli bir yer ki burası. Hiç beklemediğimiz kadar güzel duygularla karşılaştık biz burada. Yemyeşil bahçesinde gerçek boyutlardaki uçak modellerinin üzerine yine bahçenin bir köşesindeki paraşüt kulesinin gölgesi düşüyor. Bahçe kapısından girdiğimizde karşımızda tek katlı ufak bir bina vardı, bir girişinin üzerine "müze" tabelası vardı, sonraki girişinin üzerinde kafe yazıyordu önünde de birkaç masa sandalye. Biz önce uçaklara bakakalarak taş yoldan ilerledik, müzeye girmedik. Girişte önce bir güvenlik görevlisi sıcacık bir hoşgeldiniz ile karşıladı bizi. Ama öyle bir noktada dikilip de kontrol falan ettiğinden değil, tesadüfen biz girerken öyle oradan geçiyordu elinde birşeyler taşıyordu. Bahçede ilerledikçe bir iki aile gördük, çocukları etrafta koşturan. Hemen karşımızda bir piknik masası ve oturan yine güleryüzlü insanlar.
paraşüt kulemiz
Biz çimenlere basmamaya dikkat ederek taş yoldan ilerleyip uçaklara uzaktan bakarken çimleri biçen amca da bir hoşgeldinle karşıladı bizi. Geçin geçin şuraya gidin uçağın yanına geçin çekinmeyin yakından bakın diye neredeyse zorladı bizi mutlulukla. Böylece biz de bıraktık kendimizi çimenlerin çiçeklerin içine. Uçakların içine motorlarına baktık hep. Bu sırada bahçıvan amca da geldi yanımıza muhabbet etti, kızımız kaçıncı sınıfta dedi. Babam gülmekten yerlere yatacaktı, kızımız bilgisayar mühendisi oldu çalışıyor derken. Amca da güldü, haa ben de pilot olabilir diyecektim üniversitemiz var ya yeni açıldı oraya gider diyecektim dedi. Sonra ben paraşüt kulesini sordum çalışıyor mu atlayabiliyor muyuz diye. 3 ay kadar sonra gelebilirsin atlatırız seni dedi. Biz ilerlerken diğer uçaklara doğru, gene gelin bekleriz diyordu amca.
müzenin içi

Bahçedeki uçakları bitirince müzeye girdik, bunu da bahçıvan amca tavsiye etti mutlaka girin bakın dedi. Kapı açık, içeride kimse yok, herkes bahçede zaten. Kimse bilet kesmiyor, kimse kim geldi diye bakmıyor. Burası sanki böyle şehrin ortasında fantastik bir dünya, zamanın durduğu bir köşe gibi. Herkes mutlu, herkes gülümsüyor, herşey yeşil, hava ılık. Müze binasında güzelce gezdik, camekanlar içindeki madalyonlara, uçuş sertikalarına, duvarlardaki resimlere baktık uzun uzun. Sabiha Gökçen için hemen girişte bir köşe var. 
hezarfen-hep mi ege aydan gelir aklıma te yarabbim

roket abi
Ama en güzel kısmı müzenin sanırım gösterim gibi birşeyler yapılan salon gibi bir bölümdü. İki duvarı Hazerfen'i uçarken izleyen İstanbulluları gösteren temsil eden mozaik resimlerle süslü, tavanında yünden yapılmış bulutlar var. Ve en ilginci bulutların arasında bir köşede Hazerfen Ahmet Çelebi kanatlarıyla uçuyor, diğer köşede roket içinden kendini fırlatan bir adam daha var (adam dedim ama kim olduğunu bilemedim araştıracağım).

Müze dediğim gibi fantastik bir dünya, ücretsiz geziyorsunuz. Ama biz o kadar mutlu olduk o kadar duygu dolduk ki çıkışta bağış kutusuna uğramadan edemedik.
sana uzaktan baktım ey gar

saat kulesi
Türk Hava Kurumu Müzesi'nden çıkıp da düz devam edince Ankara Arena var yol üstünde. Karşı tarafta Ankara Garı ve önündeki kavşakta eşeğinin üstünde ters duran Nasreddin Hoca var. Arena'yı geçip dümdüz karşıya ilerleyince Gençlik Parkı'nın Gar Kapısı'na geliyorsunuz. Biz bu kapıdan girip Gençlik Parkı'nın içinde sanki sahilde yürüyormuşuzcasına gezindik. Park güzel hakikaten, gölü, fıskiyeleri, çimenlere yayılmışları, banklarda oturanlarıyla neşeli bir yer haline gelmiş şu son birkaç yıldı. Ağaçlar çiçek açmaya başlamış, ilerleyip köprüden geçip parkın Opera-Ulus tarafına doğru geçtiğinizde de rengarenk laleler karşılıyor.
gençlik parkı bildiğimiz dikmen vadisi olmuş

operadaki kavşak
Gençlik Parkı'ndan çıkışımızı Opera tarafındaki ana kapıdan yaptık ki böylece direkt karşıya geçip yukarı doğru yol alabilelim. Yukarıya doğru çıkarak kendimizi Samanpazarı'nda, Sebze Hali'nde Eynebey Hamamı'nda, Çıkrıkçılar buldukç Özellikle o pazar o kadar ilginç bir yer ki. Daracık bir yolda tepenizde yine daracık bir aralıktan gökyüzü görünüyor, iki yanınızda neredeyse birbirine değen tezgahlar var.
eynebey hamamı

susuz hayrat
Anafartalar'a gelince sola ilerleyip Anafartalar Çarşısı'nın olduğu büyük caddeden kendimiz aşağıya bıraktık. Eski Meclisi de geçip (ki bu konuya bir açıklık getireceğim sonraki haftalarda gittiğimde, eski meclis tek değil çünkü) eski Sümerbank şimdiye LcWaikiki olan binayı yanımızda bıraktıktan sonra heykele geldik. Ankaralılar için burası heykeldir, oysa yeni öğreniyorum ki gerçek adı "Ankara Zafer Anıtı"ymış (acayip güzel bilgisi de mevcut burada). Her zamanki gibi etrafına yanaşmak mümkün değildi heykelin, oturanlar, yatanlar, simit yiyenler, güvercinler...En fazla karşısına geçip resmini çekebiliyorsunuz.
kamyonun üstündeki amca, valla seni çekmiyorum

ne güzel köşeler var esasen

Ankara Zafer Anıtı
Şimdilik bu haftasonu böyle ufak bir keşif yapmış olduk. Böylece sonraki haftalarda yapacağım gezilerin planını da oluşturmuş oldum. Daha gezilecek çok yer var Ankara'da. Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi, eski Meclisler, Justinianus Sütunu, Roma Hamamı, Augustus Mabedi, Rahmi Koç Müzesi, Kale, Suluhan, Hacı Bayram Veli Cami, Ankara Palas...
gerçek bu, ehehe :)

2 yorum:

  1. Ben de Ankara'nın çok sıkıcı bir yer olduğunu, gezilecek görülecek doğru düzgün bir yeri olmadığını, başkent sıfatını haketmediğini söylerim hep. Ama gelin görün ki gezilecek üç beş yeri var ama onları da gezmişliğim yok. Ankara'nın ölü şehri olduğu bilinçaltımıza işlemiş sanırım hep önyargılıyız. :) Güzel yerler gezmişsiniz ama kültürel açıdan çok zayıf bir şehir olduğu için kimsenin neredeyse buraları bildiği yok. Ben de bilmiyordum yazınızla tanıdım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. tanıttığıma, gidilebilecek yerler olduğunu gösterdiğime sevindim. yararlı olabildiysem ne mutlu bana. ben de hep bu önyargılardan oturup sıkılıp dururum senelerdir. önemli olan kendini dışarı atmak, ne bileyim öyle bir seyyah merakıyla herşeyi karıştırmak, her yeri adımlamakmış onu anladım. valla ben bundan sonra devam edeceğim keşfetmeye, öneririm ;) tatmin edecek kadar bir kültürel, tarihi, sanatsal yön bulamasam bile sonunda, bu gezimden gördüğüm üzere o parklarda çimenlerde oturmuş gençleri, neşeli insanları güneş altında görmek bile bana umut veriyor.

      Sil