Hayır. Hayır. Hayır.
Ve evet, konu ona gelince daha da önyargılı oluyorum.
Ama. Hem de Lilac Wine.
Hayır.
(Durumu anlamak için : Bakınız ve IMDb)
23 Ağustos 2012 Perşembe
21 Ağustos 2012 Salı
sooner
“Crying is all right in its own way while it lasts. But you have to stop sooner or later, and then you still have to decide what to do.” [C.S.Lewis]
Libba Bray'den Müthiş ve Korkunç Güzel
Bir kez daha önyargılarımı yutup, sezara hakkını teslim ettiğim bir kitapla karşı karşıyayım. Kapaklarına ve üstlerine yazılan tanıtım cümlelerine bakarak kitaplar hakkında belli düşünceler oluşturup, ona göre rafları gezmenin de kendine göre sakıncaları varmış belli ki.
Libba Bray'in bu Gemma Doyle Üçlemesi olarak adlandırılan serisinin ilk kitabı olan Müthiş ve Korkunç Güzel tam da böyle amanın etraftan nasıl görünüyor ki burası böyle diyerek kesinlikle yaklaşmadığım raflarda duran kitaplardan biriydi. Kitapçıda o kitapların durduğu bölüme yaklaşır, olur da önünde bir iki saniye duraklarsam diye ödüm kopardı normalde (Alacakaranlık kitaplarını nasıl kocaman sırt çantama tıkıştırıp da kasadan ödediğim gibi toz olduğumu anlatmış mıydım?). Tıpkı romantik komedi izlemeyi sevdiğin itiraf etmek gibi birşey bu da. İster istemez seviyorsun ve bu durum senin de hoşuna gitmediği gibi, etrafında yarattığı imaja tamamen ters olması işleri iyice zorlaştırıyor.
![]() |
| tabi iş sadece kapakta değil, böyle isimler koyan yazarı da ramazan davulu niyetine tokmaklamak lazım. |
Bu noktada bence tüm suç kitap kapakları tasarlayanların. Hatta bence, Türkiye'de, tasarlamayanların. Google'ı açıp bir kız resmi diye aratıp karşılarına ilk çıkan resmi kitaba kapak yapanların. Diğer bir suç, bu genç-yetişkin kitapları denen türün reklamını başarısızca yapanların. Sırf onlar yüzünden içeriği gayet de ele gelir olanları bile misal Vampir Günlükleri'yle aynı kefeye koyuyoruz. Oysa her orta yaş-orta yaş üstü Amerikalı evli çocuk sahibi teyze aynı şekilde yazmıyor. Hepsi yüzyıllar sürmüş banliyö evliliklerinin içinde kurdukları ergen fantazilerini en basit biçimde anlatmaya girişmiyor.
Aksine, bazıları hakikaten düşünen, birşeyler ifade eden karakterler yaratabiliyor. Şiddeti, ergen psikolojisini, hayatı algılayış biçimlerini, hayatla olan meselelerini gayet iyi biçimlendirebiliyor.
Ben elime Müthiş ve Korkunç Güzel'i alana kadar bunu tahmin edememiştim. Kafamı dinlendirir, arada çerezlik gider, oo kapağı da renkli falan böyle içi mutluluk doludur diyerek başlamıştım. Tam tersi çıktığına üzülmedim gerçi. Gemma Doyle ve arkadaşlarının Spence Akademisi'nde yaşadıkları - tamam çok da abartmayayım ama - aslında belirli bir alt metni ve düşündürdükleri olan bir yapıya sahipti.
Peki Libba Bray'in önümüze açtığı bu evren neresi? Kitabın kapağında büyük bir iddiayla "Victoria Dönemi'nde geçen müthiş ve gotik bir yatılı okul macerası" mı? Bir kere böyle birşeye karar verebilmemiz için bazı şeyleri bilmemiz gerekiyor. 1-Victoria Dönemi derken romalılara mı uzaylılara mı yakın birşeyden bahsediyoruz? 2-Gotik, bildiğimiz siyah giyinen ürkütücü abilere mi özgü birşey?
Yaş grubunuza göre bunları neden yazdığıma olan tepkiniz değişebilir tabi. Sonuçta kendimi, bu kitapların konulduğu rafların önünde biriken yaş grubundan biri gibi düşünerek yazmaya çalışıyorum (ve hayır kesinlikle kendi o yaştaki halimi düşünerek yazmıyorum, çünkü o yaşta bile dönemleri su gibi ezberlemiş, ajandalara not çıkarmakla meşguldüm ben. saçmalık tabi, çık dışarı oyna değil mi, ne zorum varmışsa).
Birincisi Victoria Dönemi, İngiltere'de Kraliçe Victoria'nın (ki Emily Blunt'ın oynadığı pek de güzel bir filmi vardır demeden geçmeyeyim) tahtta bulunduğu 1837-1901 yılları arasındaki döneme verilen ad. Tıpkı kendisinden önceki ve sonraki dönemler gibi bu dönemin de kendine özgü bir anlayışı var modada, edebiyatta, mimaride. Gotik dediğimiz şey ise - kökeni Gothlardan geliyor yanlış hatırlamıyorsam ama ne alaka değil mi - bu durumda gotik kurguya işaret ediyor. Bu da edebiyatta korku ve gerilim öğelerini romantizmle birleştiren bir tür. Çıkış noktası 1764'te Horace Walpole'un Castle of Otranto'su. Şimdi bunların hepsini bildiğimize göre kitap bize neleri vaadediyormuş : 1837-1901 arasında geçecek, korkutucu olacak ama bol bol aşk, duygusal sekanslar olacak bir de yatılı bir okulda geçecek.
![]() |
| fotoğrafların üstüne tıklayıp tam boyutta okumanızı tavsiye ediyorum ben bu noktada |
Geçiyor da. 1895 yılında 16 yaşındaki Gemma Doyle, Hindistan'da yaşayan bir İngiliz genç kızı olarak annesinden onu ısrarla Londra'ya göndermesini istiyor. Eskiden çok iyi anlaştığı, pek sevdiği annesiyle arası haliyle ergenliğin verdiği hezeyanlarla açılmış durumda. Gemma hayatın kalbinin attığı yer olarak gördüğü Londra sosyetesine dalmak istiyor, annesi hayır diyor. Toz toprak içindeki Hindistan'da kaldığı için annesine atarlanıyor Gemma da. Ama kader ağlarını örüyor, annesi o gün ölüyor, Gemma bir sürü tuhaf şeyle karşılaşıp, kendini aylar sonra Londra'da buluyor. O çok istediği Londra'ya mutsuzluğun dibine vurmuş halde geliyor tabi. Bir de Spence Akademisi'ne gönderiliyor, dönemin gereklerine uygun şekilde evlenmeye hazır ve nazır leydiler yaratma-eğitme okulu burası.
Son tepeyi de aştık ve Spence bütün muhteşemliğiyle karşımızda belirdi. Benim beklediğim, taşrada sık rastlanan türde tatlı, küçük bir malikaneydi, hani pembe yanaklı genç kızların yeşil çimenler üzerinde tenis oynadıkları, fotoğraflarını broşürlerde gördükleriniz vardır ya...Ama Spence'in sevimli hiçbir tarafı yok. Devasa, geniş surları ve ince kuleleriyle deli bir adamın unutulmuş kalesi.
Gemma'nınsa leydilikle alakası bile yok, üstüne bir de gördüğü imgeler, duyduğu sesler var ve annesinin ölümünden bile kendini sorumlu tutuyor.
![]() |
| ciddiyim, açın bir şunları okuyun |
Tüm bunların ortasında genç olmanın, 19.yy.'ın sonunda bir genç kız olmanın sorunları var. Düşünmemelisin, aklın olmamalı, var olmamalısın, sadece bir an önce münasip bir koca bulup onu memnun edecek şekilde yaşamalısın. Tam bir leydi olmalısın. Gemma bir şekilde arkadaş ediniyor bu gerekliliklerin arasında. Felicity, Pippa ve Ann. Birbirinden hep farklı karakterler olur ya böyle gruplar, onlar da kuralı bozmuyor. Farklılıkları birleştiriyor onları, bizi de düşünmeye sevkediyor. Her birinde kendimizi buluyoruz bazen, her birinin bir özelliğinde kendimize dönüyoruz bazense. Onlar kitap - seri - boyunca Diyarlar'ı keşfe çıkarken biz de onları keşfe çıkıyoruz. Kimimiz Felicity gibi gücü istiyor, kimimiz Ann gibi güzelliği ve fark edilmeyi istiyor, kimimiz Pippa gibi kendi özgürlüğümüzü kimimizse Gemma gibi yalnız kendimizi anlayabilmeyi, tanıyabilmeyi istiyor.
![]() |
| hala okumadınız mı? yok artık |
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Hikayeni biliyorum, Nod'lu Caine.
Bundan yüzyıllar önce, yapraklardaki sakin rüzgar dokunuşu ve kuş cıvıltılarıyla dolu dünyanın sessizliği bir ışıkla bozuldu; bu ışık, barış rüzgarlarını dindirip dünyanın tüm benliğini sömürecek olan olgunun, insanlığın ilk hüzmesiydi. Adem ve Havva adındaki fırtına öncesi sessizliğin ilk fısıltısı, sonraları evlenecek ve 3 tane de oğulları olacaktı; Caine, Abel ve Seth. İlk doğan Caine, bitkileri yetiştirdi. Onları suladı ve büyüttü, hayat verdi. İkinci doğan Abel hayvanlara baktı. Onları besledi ve büyüttü.
Bir gün babaları Adem, iki oğluna keskin bir ses tonuyla; "Caine ve Abel, yukarıdaki için bir kurban getirin. Getirin ki yaratıcınıza olan minnetiniz bilinsin." dedi. Caine, yukarıdaki için en tatlı meyvelerini, en olgun bitkilerini getirdi. Abel ise en genç, en güçlü hayvanını kurban etti.
İki kardeş de kurbanlarını Adem'in ocağına koydular ve ateşe verdiler. Duman onları yavaşça yukarı doğru götürdü. Abel'in kurbanı tatlı bir koku yayıp kabul edilirken, Caine'inki kabul edilmedi ve Caine sert bir şekilde azarlandı.
İlk doğan (Caine) ağlamaya başladı, gece gündüz yukarıdakine dua etti.
Gel zaman git zaman, Adem kurban vaktinin yeniden geldiğini söyledi. Abel yine en güçlü ve genç hayvanlarından birini öldürdü. Caine ise eli boş geldi, çünkü kurbanının istenmeyeceğini biliyordu. "Caine, neden bir kurban getirmedin?" diye sordu Abel. İlk doğan, gözleri yaşlı bir şekilde kardeşinin kalbine mızrak saplayarak onu kurban etti; hayatta en çok sevdiği şeyi.
Bu olayın ardından yukarıdaki onu cennetten attı, ve Nod denilen bir yere sürgün etti.
Caine karanlıkta yalnız kalmıştı. Açtı, üşüyordu ve ağlıyordu... Karanlığın içinden tatlı bir ses geldi. Siyahlar içinde bir kadın Caine'e doğru yaklaştı:
"Hikayeni biliyorum, Nod'lu Caine. Açsın, bende yemek var. Üşüyorsun, bende kıyafetler var. Üzgünsün, bende rahatlık var". Şaşırmış olan Caine: "Benim gibi lanetli birini niye rahatlatasın? Neden giydiresin? Neden besleyesin?" dedi, ve alacağı cevapla daha da şaşıracaktı:
"Ben senin babanın ilk karısıyım. Yukarıdakine karşı geldim ve özgürlüğü karanlıklarda buldum. Ben Lilith'im. Bir zamanlar ben de üşüyordum. Benim için sıcaklık yoktu. Bir zamanlar ben de açtım, benim için yemek yoktu. Bir zamanlar ben de üzgündüm, benim için rahatlık yoktu."
Lilith, Caine'i ağırladı ve onu besledi, rahatlattı. Caine onun evinde bir süre kaldı, ve bir gün ona sordu: "Sadece karanlıktan, bu evi nasıl yaptın? Nasıl kıyafetler yarattın? Yiyeceklerini nasıl yetiştirdin?"
Lilith gülümsedi ve cevap verdi: "Ben uyandım. Bu sayede istediğim gücü yaratıyorum". Gözleri parıldayan Caine: "Beni de uyandır Lilith, benim de güce ihtiyacım var. Ben de kendi evimi, giysilerimi, yiyeceklerimi yaratmalıyım."
"Uyanmanın sana ne yapacağını bilmiyorum. Sen baban tarafından lanetlendin. Ölebilirsin, sonsuza kadar değişebilirsin." İçini kemiren heyecanla Caine:
"Güç olmayan bir yaşamın ne önemi var? Sen olmadan ben ölürüm, ama senin kölen olarak yaşayamam." Lilith Caine'i seviyordu. Sonuçlarından emin olmadığı için istemese de Caine'e olan sevgisi, içinden gelen sesin önüne geçti ve onu uyandırdı. Bileğinden gelen kanı bir kaba koydu ve Caine'e içirdi. Caine Abyss'e düştü, o kadar uzun süre düştü ki bu ona sonsuzluk gibi geldi. Gözlerini açtığında karanlık bir yerdeydi.
Karanlığın içinde Caine parlak bir ışık gördü. Gecede parlayan ateş, Michael, Kutsal Ateşin koruyucusu ona gelmişti, ve şöyle dedi. "Adem ve Havva'nın oğlu, suçun büyük ama babamın bağışlayıcılığı daha büyük. O seni affetti."
Kızgın ve kırgın Caine cevap verdi: "yukarıdakinin acımasıyla değil ancak kendi vicdanımla gurur içinde yaşayabilirim." Reddetmişti. Ve Michael ona ilk lanetini verdi:
"Bu diyarlarda gezdiğin sürece, sen ve senin çocukların ateşten korkacak. Ateşim sizin derinizi yakacak ve sizi mahvedecek."
O gecenin sabahında, ufuktan Raphael, güneşin koruyucusu göründü. Caine'e şöyle dedi: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu, kardeşin Abel cennetten senin günahlarını affetti. Tanrı'nın bağışlamasını kabul etmeyecek misin?"
Caine cevap verdi: "Abel'ın bağışlaması bir şey ifade etmez. Ancak ben kendimi affedebilirsem gerçekten affolmuş sayılırım", ve reddetti. Onun için değişen pek olmamıştı, bir şey dışında; Raphael ona ikinci lanetini vermişti:
"Bu diyarda gezdiğin sürece sen ve çocukların gün doğuşundan korkacak. Güneşin ışınları sizi ateş gibi yakacak. Şimdi git ve karanlık bir yere saklan, saklan ki güneşin gazabını hissetme!" İçini hırs bürüyen Caine kaçtı, kaçtı... ve karanlık bir mağaraya saklanarak derin bir uykuya daldı. Uyandığında ölüm meleği Uriel onu kanatlarının arasında tutuyordu. Caine'e doğru eğilerek kulağına fısıldadı: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu, Tanrı senin bütün günahlarını bağışladı, kabul et ve bütün lanetlerinden kurtul.."
Büyük bir fırsat gibi görünen bu teklife kırgınlığı dinmeyen Caine cevap verdi: "Tanrının bağışlamasıyla değil, kendi bağışlamamla yaşayacağım. Ben benim. Yaptıklarımı yaptım. Bu asla değişmeyecek".
Ve Tanrının kendisi, Uriel'ın ağzından Caine'e son ve en büyük lanetini verdi:
"Sen ve senin çocukların, bu diyarda gezdiği sürece karanlığa tutunacaklar. Sadece kan içecekler. Sadece kül yiyecekler. Bir ölü gibi yaşayacaklar, fakat ölmeyecekler. Son günlere kadar dokunduğunuz her şey yok olacak!"
Bu lanetle Caine acı bir çığlık attı, gözlerinden kan geliyordu. Kanı bir kabın içine doldurdu ve içti.
Kafasını kaldırdığında Gabriel karşısında duruyordu. Fırtına sonrası sessizliğinin verdiği yankıyla: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu; babamın bağışlayıcılığı sandığından çok daha büyük. Şimdi bile affedilmeye bir yol açıldı. Bu yola "Golconda" diyeceksin. Çocuklarına ondan bahset, çünkü sadece bu yolla yeniden ışıkta yürüyebileceksiniz."
[http://tr.wikisource.org/wiki/Caine]
Arthur Conan Doyle'un Kayıp Dünya'sı
Kütüphanede yepyeni basım Sherlock Holmes'ları görünce eh artık bir okuyayım neymiş ne değilmiş dediğimi anlatmıştım daha önce. Martı Yayınları'nın yaptığı eli yüzü düzgün Sherlock derlemelerinden ilki olan Akıl Oyunlarının Gölgesinde'yi hakkıyla okuduktan sonra ikinci cilt Suç Detayda Saklıdır'ı baya bir bekledim (En son ben rezerve etmişim kitabı o derece). O arada Sherlock'u yaratan bu beynin (bu İskoçyalı azıcık da İrlandalı beynin) başka neler ortaya çıkarmış olduğuna bakayım dedim.
Kayıp Dünya (The Lost World) Arthur Conan Doyle'un 1912'de Strand Magazine'de yayınlanan romanı. Sherlock ve Watson'ı içeren ilk hikayesi ise 1890'da ortaya çıkmış. Doyle en çok Sherlock hikayeleriyle bir kariyer edinmiş olsa da, arada diğer işlerine yoğunlaşmak istemiş. Sonuçta ortaya Profesör Challanger serisi olarak adlandırabileceğimiz ve çağdaş bilim-kurgunun atası sayılabilecek kitaplar çıkmış. The Lost World-1912, The Poison Belt-1913, The Land of Mist-1926, The Disintegration Machine-1928 ve When the World Screamed-1929.
Benim kütüphanede bulduğum baskı Elips Kitap'ın Milli Eğitim Bakanlığı 100 Temel Eser Dizisi'ne dahil olarak çıkardığı nisan 2009 basımı Volkan Yazman çevirisi. Cep boyundan bir boy daha büyük diyebileceğimiz boyutta, 261 sayfalık ufacık bir kitap. Çeviri oldukça iyi, basım hataları da yok denecek kadar az. Beni şaşırtan ortaöğretimde böyle kitapları temel eserler arasına almış olmaları. Vay be, bizim zamanımızda hiç yoktu böylesi. Ben oturup 3.sınıf bir tv dizisinden (1999-2002 arasında sürüp sonra iptal edilen) öğrenmek zorunda kaldım mesela Kayıp Dünya'yı. Şanslı veletler.
![]() |
| bahsi geçen o salak saçma dizi |
Neyse, Kayıp Dünya yazıldığı yıllarda İngiltere'de genç bir gazeteci olan Ned Malone'un sevdiği kadının hoşlandığı tipte bir adam olabilmek uğruna kendini içine attığı macera aslında. Çok iyi bir bilim adamı olmasına rağmen, insan olmakta bir o kadar başarısız olan Profesör Challanger'ın birkaç sene öncesinde Güney Amerika'da bulduğunu iddia ettiği ve bilim dünyası tarafından alayla karşılanan bulgularıyla ilgili bir makale yazmak için onunla konuşmaya gidiyor Ned. Olaylar hiç beklemediği şekilde gelişince kendini Challanger, ona zerre kadar inanmayan Profesör Summerlee ve tam bir av ve macera adamı olan zengin Lord Raxton ile birlikte Amazon'un bilinmedik bir yerine doğru yolda buluyor. Bu grup, Challenger'ın dediklerinin doğru olup olmadığını kanıtlamak üzere bir araya gelse de bu yolculuk sırasında sadece jura devrinden kalma bir dünyayla karşılaşmakla kalmıyor, insanlığa ve hayata dair pek çok şeye farklı bakış açıları edinmiş oluyorlar.
![]() |
| oha lan ne karizmayım diye piposu ağzında sörümüz Arthur Conan Doyle |
Küçük bir çocuğa,
Ya da yarı çocuk bir insana,
Bir saatlik neşe verebilirsem eğer,
19 Ağustos 2012 Pazar
Tavsiyeler, Chuck Palahniuk'ten
EdebiyatHaber.Net'ten Samed Karagöz'ün çevirisiyle "Chuck Palahniuk'tan Yazmak Üzerine 12 Kural" :
-Steinbeck'ten -->burada
-Paulo Coelho'dan -->burada
-Kurt Vonnegut'tan -->burada
-ve Horacio Quiroga'dan -->burada
[Yazının esas hali için : http://www.edebiyathaber.net/chuck-palahniuktan-yazmak-uzerine-12-kural/]
1. Pişirme saatinizi ayarlayın: İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın “pişirme saatim” hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine (veya yarım saat de olabilir) ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız…. tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir.Önceki, yazarlardan tavsiyeler nelerdi :
2. Farklı hikaye formatlarını kullanın: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikâye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikâye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı.
3. Hikayenin iskeletini oturttuktan sonra yazmaya başlayın: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikâyenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın.
4. Kendinizi şaşırtın: Eğer hikâyeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikâye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir.
5. Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun: Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, “gömülmüş silahlar” gibi. Dövüş Kulübü’nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu.
6. Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın: Bu partiye isterseniz atölye (workshop) da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. “Ödemenizi” önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın.
7. Kendinizi bilinmezliğe bırakın: Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer’a, ondan bana, benden de size. Bir hikâyeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikâyenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikâye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır.
8. Karakterlerin adını değiştirin: Eğer hikâyede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikâyede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün.
9. Üç tip anlatım şeklini de kullanın: Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı [descriptive], öğretici [instructive] ve canlı anlatım [expressive]. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur.
10. Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın: Sizin bile okumak istemeyeceğiniz şeyleri neden bir başkası üstelik para verip okumak istesin.
11. Kitap kapağı fotoğraf çektirin: Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın.
12. Gerçekten sizi üzen konular hakkında yazın: Onlar yazmaya değecek yegâne şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikâyeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom’un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazmagörevi [Manumission] sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikâyedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici.
-Steinbeck'ten -->burada
-Paulo Coelho'dan -->burada
-Kurt Vonnegut'tan -->burada
-ve Horacio Quiroga'dan -->burada
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Previously on Neverland : March Drizzles
Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...
-
20li yaşlarındaki Kim Sol Ah (esas kızımız kendisi) bir tasarım şirketinde çalışıyor, tüm gün oturup müşterilere, firmalara, şirketlere f...
-
Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli mi sevimli kızı Moana, babasının t...
-
Joseon Dönemi'nde bir zamandayız. Krallığın başkentinde Sim Jung Woo isimli kahramanımız, devlet sınavını en genç yaşta en birinci olara...






