31 Mart 2026 Salı

Previously on Neverland : March Drizzles


 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere kıpırdamadığım.

Yaza olan planlarım için hala uğraşıyorum. Ayın ortasında önce bir sevindim bir anlığına ulan işler yoluna mı giriyor diye ama tabiki benim hangi işim, hayatımda hangi şey yolunda gitti ki, bu gitsin? Bir anlığına unutuverdim işte, sevindim. Ama çok sürmedi, nihayetinde yine elim bomboş ve umutsuz kaldım ortada. Şu an gerçekten o konuda sıfır umudum var. Hiçbir oluru yok. Her şeyi geriye çevirip, ettiğim zararla ve boşa giden hevesimle kalacağım o kadar. Neyse.

Bol bol müzik dinlemem gereken bir Mart oldu bu. Önce 10'unda Dragon Pony'nin yeni EP'si çıktı. 12'sinde P1Harmony'nin EP'si çıktı. 20'sinde BTS'in yeni albümü geldi. 23'ünde Lngshot, hiç beklemezken bir EP yayınladı. 25'inde Xdinary Heroes'un Nisan'da çıkacak yeni albümünü haber veren single yayınlandı. Neden dinlediğim ve takip ettiğim tüm gruplar Mart ayında sanki dünyanın sonuna bir ay kalmışçasına ellerinde ne varsa yayınlamaya çalışmışlar gibi bir durum oluştu, tabi orasını bilemiyorum ama böyle olunca insan haliyle her birinin istediği kadar keyfini çıkaramıyor oluyor bu durumda. Oysa o kadar özen gösterip, o kadar anlamlı şeyler üretiyorlar. Ben de mesela bir şarkıya, bir videoya hak ettiği kadar zamanı verebilmek, oturup pencereden gökyüzüne bakarken sakince dinleyebilmek, yürüyüş yaparken kulaklıklarımdan gelen melodiyle düşüncelere dalabilmek, arabanın hoparlörlerinden gümbür gümbür basları hissedebilmek istiyorum. Böyle hepsi bir zamana toplaşınca hiçbir şeye yetişemiyorum. Ki onlar bu müzikleri sonuçta benim (yani biz dinleyicilerin) keyif alabilmesi için üretmiyorlar mı bir yandan da? Bu şekilde mesela bir şarkıları çıkıyor, ardından yüz binlerce programa konuk oluyor, röportaj veriyor, oyun oynuyorlar. Ben daha şarkının sözlerini algılamaya, videosunda ne semboller var çözmeye çalışırken milyon tane yayınlanmış şey üstüme fırlatılıyor. Sonunda bir bakıyorum sanki onlar benim için değil de ben onlar için çalışıyormuşum gibi oluyor. Bana acınası hayatımda ufak da olsa mutluluk veren şeyler bu haliyle benim onlara yetişmeye çalıştığım görevler haline gelmiş oluyor, her hafta bitirmem gereken bir dolu ödevim varmış gibi hissettiriyorlar. Saçmalıyor muyum?

Konudan bağımsız,
bunu denedim aşırı güzel bence

Uzun zamandır merak ettiğim Extraordinary You'ya başladım sonra bu ay. Kdrama izleyici için kısa zamanda efsane olmuş dizilerden biri bu da. Yayınlandığı dönemde radarımdan kaçmıştı, sonra da yetişsem mi diye bakınıp, bir türlü açamamıştım. Onun için de hep ortamın uygun olmasını bekliyor gibi bir halim vardı yani. Oysa yine zaman meselesiymiş, her şeyin bir zamanı var meselesi. İşin kötüsü bu dizinin, hikayenin benim için zamanı, tam da beni hayatla ilgili, kendimle ilgili bir sürü sorgulamaya yöneltecek bir zamanmış. Dizi bende tam olarak Lovely Runner'ın yaptığı etkiyi yaptı. Belki ikisinin de başrolünde olan Kim Hye Yoon'dan kaynaklanıyordur sebepsiz bir şekilde, bilemiyorum. Tıpatıp aynı duygularla boğuşur şekilde izliyorum diziyi. Bırakmaya çalışıp, mutsuz olduğumu düşündüğüm bir mutluluğun içinde debelenip, geri devam ediyorum.



Bu arada Nisan'ın başında sınavlarım olduğu için bu kendimi çok sıkıştırmayayım diğer şeyleri yapmak için diyordum. Hani o kadar ciddi olmasa da derslere çalışayım diye. Önceki yıllar gibi bir dolu ders almadım bu dönem çünkü, 4 dersten bir şekilde geçerim diye umuyorum.


The Master's Sun'a başladım sonra. Netflix'i ne zaman açsam ilk başta bana bir süre hep Gong Hyo Jin'in dizilerini önerip durdu. Bu da onların arasındaydı, ama oldukça bilinen ve klasiklerden biri. O yüzden açtım birkaç bölüm izledim. Kötü gelmedi ama daha boş zamanlık sanki. Sonra devam edeceğim. Aynı şekilde Jealousy Incarnate (Don't Dare To Dream)'i de önerince Netflix, ona da baktım biraz. O yüzden bu ara bilmiyorum sanki eski zamanların dünyasında dolanmak biraz daha iyi hissettiriyor hissindeyim. Biri 2013, diğeri 2016 yapımı. Eski zamanlardan kastım bu, bu arada. Taa Ağustos'ta görüp, başladığım ve bir gelip bir gider şeklinde devam ettiğim My Only Love Song'a da bir ara heves geldi bu ay, baya devam ettim ama yine bıraktığım noktadayım. O da 2017 yapımı. Geçen ay da bahsettiğim Cheer Up'ın da yüzdüm yüzdüm son bölümüne kadar geldim, orada duruyorum. Bir türlü son bölümünü izleyemiyorum. Bakalım. Tabi bir yandan da ne zaman kafam karışmış, bunalmış hissetsem Muhteşem Yüzyıl'ı açıyorum. Benim için şu ara "comfort show" işini o görüyor ilginç bir şekilde.

Made in Korea diye 2026 yapımı bir film izledim. Konusunu okuyunca çok başka bir şey hayal etmiştim, ama hayal ettiğimden başka bir şey çıkmış olmasına da memnun oldum. Fena değildi. Ama iyi de değildi. Haftasonu kahvaltısında eşlikçiydi.


İsenbike Togan'ın Tarih Ve Kurgu'sunu okuyorum demiştim geçen ay. Mart'ta ders çalışırım herhalde diye de çok okuyamam demiştim. Yine de okuyabildim.

İşte böyle, dediğim gibi neredeyse tamamen kendimle baş başa kaldığım, dinlediğim, izlediğim, okuduğum, düşündüğüm bir Mart'tı. Ağaçlar çiçeklerini açtı ama gökyüzü hiç açmadı. Açan çiçeklerin renklerini hiç fark edemeden, kar gibi yerlere yağmalarını izledim. Baharları hiç sevmediğimi anladım bu yüzden. Hep bir arada kalmışlık, hep bir belirsizlik zamanı. Hava ısınacakmış gibi ama soğuk. Güneş gelecekmiş gibi ama hep bulut. Doğa uyanacakmış gibi ama diğer yanda karlar, karanlık. Ben her şeyin net olanını seviyormuşum demek ki. Sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk. Yoksa yok, varsa var.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Previously on Neverland : March Drizzles

 Yağmurlarla sonlanan bir Mart oldu. Bir de oturup, kendimi, kafamı dinlediğim. Belirli tarihleri beklediğim. Acele etmediğim. Hiçbir yere k...