12 Temmuz 2017 Çarşamba

İlber Ortaylı'dan Türklerin Tarihi: Orta Asya'nın Bozkırlarından Avrupa'nın Kapılarına

İlber Hoca'yı o kadar televizyondan dinlemişliğim, netten dediklerini okumuşluğum, caps'lerine gülmüşlüğüm ve paylaşmışlığım var (hepiniz gibi) ama şimdiye kadar hiç de oturup, yahu bu adam harbiden ne diyor ne yazıyor diye bir kitabını önüme alıp okumuşluğum yoktu. Oysaki nerede görsem hep ilgimi çekmiştir kitapları. Hem konuları okumaktan, öğrenmekten, bilmekten keyif aldığım şeyler oluyor hem de İlber Ortaylı yazmış ya, belli bir cazibesi oluyor. O yüzden nihayet bu bayramda köyün yeşilliği içinde açtım, okudum.
Türklerin Tarihi adı verilen bu kitap, öncelikle söylemeliyim ki doğrusal şekilde ilerleyen bir tarih anlatısı değil. Yani bu isim verilince insan belli bir tarih kitabı formatı bekliyor ama kitabı açıp okumaya başladığınızda sanki yine Ortaylı bir tv programına çıkmış da onu dinliyormuşsunuz gibi ilerlediğini görüyorsunuz. Kitap sanki öyle bir programın konuşmalarının metne dökülmüş hali gibi. Biri konuyu ilerletmek açısından bir soru yöneltiyor, Ortaylı da o soruya cevap veriyor. Bir soru bir cevap şeklinde ilerliyor. En azından ana hatlarıyla böyle diyebilirim. Ama detaylara girdiğinizde bazı aksaklıklar görüyorsunuz, daha doğrusu bana aksaklık gibi gelen şeyler var ve belki obsesif olduğumdan takılıp durmuş olabilirim. Gerçi böyle bir eleştiriyi bile yapabilecek kapasite görülür müyüm bilemem ama. Bir kere her defasında Ortaylı kendisine yöneltilen soruya cevap vermiyor. O, o aşamada ne söylemek istiyorsa onu söylüyor. Hatta bazen bilmiyorsa o konuyu, tamamen başka bir konudan bahsedebiliyor ya da ufak hikayeler anlatıyor, başka örnekler veriyor. Ama kesinlikle o sorunun cevabını vermiyor (Ya da ben harbiden kıt zekalıyım, anlamıyorum.). Bir de öyle şeylerden bahsediyor ki kim ne ne olmuş nereye gitti diye bir kalıyorsunuz ortada (Bunca senedir tarih-arkeoloji okurum ben bile öyle dedim düşünün artık). Beni en düşündüreni ise kitabın anlatımı oldu. Madem Türklerin tarihini anlatacaksınız o halde ben bekledim ki tarihi kayıtlarda, arkeolojik olarak ilk ortaya çıktıkları zamandan ve mekandan başlayıp, artık nereye gittilerse nerelerden geçtilerse kronolojik olarak okuyayım. Genel hatlarıyla bu şekilde kitap, evet. Başlıklar da var, konuları ona göre de ayarlamışlar belki ama konunun uzmanını bile karman çorman hale getirebilecek bir dağınıklığın oluşmasına yine de engel olamamışlar. Bir de bu ilk cilt, Osmanlı'nın doğuşuna kadar getiriyor bizi. İkinci cildinde de Anadolu'nun Bozkırlarından Avrupa'nın İçlerine diyor.
İlber hoca, tanımayan bilmeyen varsa
Ha bu anlatının içinde güzel yönler yok mu, elbette var. İlber Ortaylı'nın o konuşurkenki bizim "esprili" olarak gördüğümüz dili kitap boyunca caps'leri hatırlayıp hatırlayıp gülümsemenize neden oluyor. Bazen karşınıza geçmiş, ilkokul öğretmeniniz gibi kafanıza kafanıza sokmaya çalışıyor gibi hissediyorsunuz. Bazen de çok bilmiş bir arkadaşınızla muhabbet ediyormuşsunuz da onu da bilmiyorsan yani diye karşınızda gözlerini deviriyormuş gibi bir ortamda buluyorsunuz kendinizi. Velhasıl okuması her ne kadar kafa bulandırıcı olsa da, kendinize bir Desmond sabiti belirler ona tutunup kaybolmadan ilerleyebilirseniz, keyifli ve alabildiğine bilgilendirici bir kitap bu. Aynı zamanda elinize daha araştırılacak, googlelayacak, o da neymiş diye peşine düşecek tonlarca şey veriyor.

Bir de özellikle bazı yerleri paylaşmadan edemeyeceğim:
İster reddedelim ister bilmemekte ısrar edelim; Türkler 12. asırdan itibaren bir Akdeniz toplumudur. Doğal coğrafya aynı zamanda bir kültürel çevredir.

12. asırda insanlar bizim yurdumuza “Türkiye” demekteydiler. İtalyan kaynaklarında bunu görüyoruz.

“Anatolia” bilindiği gibi Yunancada “doğu” anlamına gelir. Küçük Asya da, yine Yunanların tabiriyle, Büyük Asya’nın bir uzantısı manasındadır. Bizse buraya geldiğimizde söz konusu topraklara “Roma ülkesi” dedik, yalnız “Roma ülkesi” derken etnik bir adlandırma kastedilmemiştir. Zaman içinde Diyâr-ı Rum’a da “Anadolu” dedik.

Nihayet 19. yüzyılın sonundan itibaren, bilhassa Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, sadece Türk İmparatorluğu’nun değil, vatanın parçalanma süreci başlamış, dahası bu durum gittikçe belirgin bir hâl almıştır. Bu mevzuların üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Zira bugünkü Türkiye’nin yaşadığı problemleri anlamak, o dönemi bilmekle mümkündür.

12. yüzyılın düşünürü Kadı Ahmed Endülüsi diyor ki, “Türklerin medeniyete felsefe, matematik, coğrafya, tarih yapma/yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar.” Çinliler için de benzer şeyler söylüyor.

At ve deve üzerine bu zengin lügat, bir yandan da militer bir hareket tarzını getiriyor; örgütlenme ve çabuk hareket kabiliyeti.

Ortadoğu ve Orta Asya’da şehir devleti tipinde devletler olmaz. Sebepleri üzerinde ayrı ayrı duralım. Bunun iki sebebi var. Birincisi; zayıf olurlar. Küçük bir arazide büyük bereket olmaz. Asker beslemek için geniş araziler lazım. (...)Ortadoğulu şehir devletlerinin var olmamasının ikinci sebebi ise toplumların isteksiz oluşu... Zirai topraklar var. Sulama için arklar, küçük barajlar yapmak lazım. Bunlar, ancak geniş coğrafyaya sahip devletlerin becerebileceği işler... Kısacası büyük topraklara sahip devletler kervan ticareti yaparlar. Çünkü kervan ticaretini küçük devletler organize edemez.

Türk kimliğini anlamanız için sadece etrafındaki bölgeyi değil, geniş bir dünyayı bilmeniz gerekiyor. “Roma bize ait değil” diyemezsiniz. Girdikleri medeniyet dolayısıyla böyledir. İslam medeniyeti dediğiniz Arab medeniyeti değildir.

Söz konusu coğrafyaya bu kadar geç gelip yerleşen bir kavmin hesabı kesilmemiştir. Siz elbette bunun farkında değilsiniz, bölgeyi verilmiş olarak düşünüyorsunuz…
(...)
Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Nitekim sürekli önünüze söz konusu defteri çıkartacaklar ve bundan kaçma imkânı yoktur.

Gençlerimiz zengin bir kültür mirası alıp bunun bilincinde olmadıkları için ön planda kimlik bunalımından dolayı bundan kaçmaktadırlar. Çünkü bariz vasıf budur; kimliğin oturmadığı, iyi tarif edilmediği, benimsenmediği yerde; ulus ve vatan coğrafyası da benimsenemez. Tarihi benimsemezse coğrafyayı da benimsemez, dolayısıyla kimlik eksik teşekkül eder ve ortada sadece karnını doyurmaya kalkan ve mütemadiyen bunu tekrarlayan garip bir toplum oluşur.

Batı-Doğu ayrımı bir uydurmadır; tarihî gerçeğe oturmaz. Ama ulus olarak içine kapalı olduğumuz, derinliksiz bir pragmatizme saplandığımız bir gerçektir. Dünyaya açılmak için ticari faaliyet yetmez, dünyayı koruyup sevecek bir kültürel açılım gereklidir.
Oysa Osmanlıca, sadece Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasıdır. Bunun ayrı bir dil olamayacağı çok açıktır. (...)Osmanlıca denen dil aslında bir dil değil, bir bürokrat jargonudur.

Dil öğrenmeyen ve yeterince çalışmayan kimseler 1928 Harf Devrimi’ni suçluyorlar.(...) Harf Devrimi ile Çinceden Latin harfli bir dünyaya yahut piktografik yazıdan (resim yazısından) fonetik bir alfabeye geçmiş değiliz. Avrupa’daki Şarkiyat şubelerinde bölüme yeni giren talebelerin daha ilk haftalarda söktükleri bu harfleri bizimkiler öğrenmezler. Öğrenemezler demedim, çünkü kendilerinde gereken merak ve sabır yoktur. Haftalarca ellerinden düşürmedikleri iPhone’a harcadıkları enerjiyi
Arap harflerine, İngilizce gramere veya müzik derslerindeki notalara ayırıp harcasalar başarılı olabilirlerdi.

Sanat okuluna, tarım enstitüsüne girecek öğrenciyi o kurumları açmadığınız için imam hatibe yöneltirseniz, gerekli sabır ve meraka sahip gençleri bulamazsınız.

Türk boyları İslam’ı doğrudan doğruya medeni ilişkiler dediğimiz kültürel ve ticari ilişkilerle kabul etmişlerdir. Açık olan şudur ki bize İslam’ı öğretenler İranlılardır, Araplar değil. Kabul ettiğimiz Arab alfabesindeki ek harfler, bazı dinî terimler (peygamber, namaz, oruç) Farsçadan gelir.

Sanat bu; şiirin halktan kopması ve halka bağlanması gibi sözlerin ne anlamı var, bu hangi sınıra dayanır?

Dediğim gibi, Türkler kadar din değiştiren ve farklı mesleklere mensub başka bir millet bulunmaz.

Bütün tarihçiler sübjektiftir. Mühim olan kompozisyonu iyi yapmak, palavracılığın dengesini ayarlamak ve ahlaksızlık derecesinde tahrifata gitmemek...

Savaş tarihini küçümserler ama tarih savaşlardan ibarettir;beğenin veya beğenmeyin.

Yavuz Sultan Selim de Fatih Sultan Mehmed de birer ateşli silahlar ordusu komutanıydı. O yüzden meselâ bir film çekerken Fatih’i, Moğol başbuğunun zırhı içinde temsil edemezsiniz. Top sevk eden bir adam başka türlü giyinir.

Gelelim çok tartışılan bir mevzuya. Osmanlı’nın kuruluş yılı tam olarak kaçtır?
O devirde devletler noter akdiyle kurulmuyor.

[Ben kitabı pdften okudum. Timaş Yayınları'nın 2015 tarihli ilk basımındandı. Nette de en az fiyatı Pandora 16,65 tl ile sunuyor.]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder