5 Haziran 2017 Pazartesi

2011 yapımı Jane Eyre

Annesini babasını kaybettikten sonra dayısının ailesiyle birlikte yaşamaya başlayan küçük Jane'in hayatı, dayısını da kaybetmesiyle onu hiç sevmeyen yengesinin ve küçük birer şeytan olan kuzenlerinin elinde iyice bir işkenceye dönüşmüştür. En başından itibaren onu hiç sevmeyen, sevmeye çabalamayan, dahası nefret eden yengesi sonunda Jane'i kızlar için olan bir yatılı okula gönderir. Victoria dönemi İngiltere'sinin en katı ahlakçılığı ve mantıksız kuralcılığının egemen olduğu bu okulda geçirdiği yıllar boyunca da hiç sevgi veya sıcaklık görmeyen Jane, talihin yüzüne güldüğü bir gün Thornfield'e mürebbiye olarak işe başlamak üzere yola çıkar. Alabildiğine genç ve deneyimsiz Jane Eyre, bu kasvetli ve karanlık yerde hayatla tanışır, kendi hayat yolculuğunu çizer.
Hiç bilmeyenler, şimdiye kadar hiç bir şekilde kıyısından köşesinden haberleri olmamış olanlar için Jane Eyre 101 dersine giriş böyle yapılabilir. Charlotte Bronte'nin 1847'de yayınlanan romanını ilk defa okunduğu o yıllarda şimdikinden daha farklı eleştirilerle karşılaşmış tabi. İlk bakışta genç, hiç bir pırıltısı yokmuş gibi görünen, sıradan bir mürebbiyenin orta yaşlı, ruhunu karanlığa hapsetmiş bir adamla imkansız aşkını anlatıyor gibi görünüyor belki roman. Ama daha o günlerde bile pek çoklarının yergisine maruz kalmasına neden olacak çok daha köklü, çok daha can alıcı bir konusu var aslında. Yalnız bir insanı anlatıyor Jane Eyre. Yalnızlığı elinde olmadan yaşamak zorunda kalmış, içinde sevmeye hazır bir çocuk olmasına rağmen hiç bir şekilde sevgi görmemiş, dürüst bir insanı anlatıyor. O dürüstlük ki kafasını giyotine koysalar yalana razı gelmeyen bir insan yaratıyor. Sevgisizlikten alabildiğine ürkek bir çocuktan önce yalnız, el değmemiş bir kar tanesi kadar saf ve kaskatı bir genç kadına dönüşmüş bir insanın yaşadıklarıyla, hayatla, deneyimleriyle birlikte artık kendini tanıyan, yapabileceklerinin ayırdında olan, kendine ve sevgisine, değer verdiği şeylere sahip çıkabilen bir kadın haline gelmesini anlatıyor. Saçma sapan yazısız kurallarla bir toplumun belleğine yerleşmiş anlayışların insanları ne hale getirdiğini, hayatlarını hiç yoktan yere zorlaştırdığını, mahvettiğini gösteriyor.
Böylesine bir hikayeyi anlatmak kolay iş değil. Şimdiye kadar birçok defa uyarlanmış olsa da sinemaya, televizyona, hangisi ne kadar hakkıyla yerine getirebildi bunu bilmiyorum. Çünkü evet, izlediğim ilk uyarlamasıydı bu Jane Eyre'nin. Moira Buffini'ninn yazdığı senaryoyu Cary Joji Fukunaga yönetmiş, Jane olarak Mia Wasikowska, Rochester olarak da Michael Fassbender önümüze gelmiş. Kitabı ilk ne zaman okuduğumu bile hatırlamıyorum ama çok sonra, artık üniversiteyi bitirdiğim, Jane'in yaşından az biraz daha büyük olduğum ve anlatılan hikayeyi ilk defa okuduğum çocukluk yaşlarıma göre daha iyi anlayabileceğim yaşlarda bir daha, adamakıllı okumuştum. Yaşadığımız çağda artık eskisine göre daha temiz bir kafayla okuyamıyoruz kitapları. İnternetin, bilgisayarın, cep telefonlarımızın olmadığı dönemlerde kitap okurken tam olarak kendi bilincimizle, hayalgücümüzle hareket edebiliyorduk ya mesela, şimdi bu mümkün değil. Kitabı elinize aldığınızda karakterleri kendiniz hayal edemiyorsunuz artık. Önünüze dayatılan resimler var, dört bir yandan maruz kaldığımız görüntü kirliliği var. O kadar çok dizi film izlemişiz ki kitapta bir evden bahsediyorsa hemen gözümüzün önüne geliveren görüntüler oluyor mesela. Tertemiz bir hayalgücüyle okuyamıyoruz hiçbir şeyi. Neyse, nereden geldim buraya? Aslında hiç böyle şeyler söylemek yoktu hesabımda. Hayal ettiğim Jane'i düşününce sanırım yol aldık buraya. Çünkü Mia Wasikowska bana fiziken bir Jane Eyre veremedi. Ama hakkını yemeyeyim, ruhen oydu. Bir parça. Onun Jane'i daha keskin hatlı geldi bana. Ve en büyük hatası bu uyarlamanın, Rochester rolünde bir Michael Fassbender. Bronte kardeşlerin yazdıklarının en büyük farkıdır bu konu, esas kadınlarımız alabildiğine gösterişsiz, kimsenin dikkatini çekmeyen yapıdalarken esas adamlarımız da ruhlarındaki şiddetten, karanlıktan ya da ortalığı kasıp kavuran havalarından başka bakılacak bir şeye sahip değilmiş gibi dururlar. Bu anlamda baktığımızda Fassbender gibi adeta ilahi güzellikte yaratılmış bir adamı Charlotte Bronte'nin anlattığı Rochester kalıbına sokarsanız, hikayenin ana elementlerinden birini yerle bir etmiş olursunuz. Jane'le birlikte adım adım, yaşayarak, gözyaşlarımızı içimize akıtarak aşık olacağımız bir adamdansa daha ilk görüşte ayaklarına kapanılacak bir Rochester çıkarırsanız karşımıza, eh hissedemeyiz haliyle o acıları. Wasikowska bize tüm o dünyayı tanımak, görmek arzusuyla tutuşan, yaşama karşı taşıdığı kocaman iştahla hiç bir erkekle bile konuşmadan ölecek olmaktan korktuğunu söyleyen Jane'in yalnızlığını, umutsuzluğunu iliklerimize kadar hissettirirken Fassbender daha ekranda ilk göründüğü andan itibaren hem bizle hem Jane'le adeta flört ediyor (gene de tabi Wasikowska'nın Jane'i yüzde yüzlük bir performans göstermiyor, böyle bir iki yerde parlıyor ama genelinde "duygusuz" kalıyor). Oysa beni yakışıklı buluyor musun dediğinde biz de Jane gibi hissederek, hesapsızca hayır diyebilmeliyiz ki sonrasında tıpkı Jane gibi farkında olmadan, ince ince aşık olalım Rochester'ın ruhuna. Çünkü ancak o zaman biz de sonrasında o büyük yıkımla kahrolup, Jane gibi kendimizi yeniden ayağa dikebilecek kudreti, St.John Rivers'ın kuralcı dayatmasına kadın gibi bir haklı gururla karşı koyabilecek gücü bulabilelim. Ama olmuyor.
Filmle ilgili olmamış bir diğer nokta da çocukluk bölümü. Biraz daha yavan, biraz daha üstünkörü gibi kalıyor izlediğinizde. Jane'in ruhunun yapıtaşını oluşturan asıl temeli görebileceğimiz bu kısımlarda kuzeniyle olan sahne hariç çok da yaşayamıyoruz gibi geldi bana. Ama bunun dışındaki hikaye anlatımı için seçilen yol filmin en azından görsel açıdan güzel olmasını sağlıyor. Düz ve sıralı bir anlatım yerine geri dönüşlerle birbirine bağlanan sahneler oldukça keyifli hale geliyor.
Yine de filmi izlemenizi tavsiye eder miyim, bilemedim şimdi. Çünkü büyük ihtimalle daha hakkını veren uyarlamaları vardır gibime geliyor. Misal, ilk iki bölümünü izlediğim 2006 yapımı bir mini dizisi var ki atmosfer olarak o daha uygun göründü bana. Oradaki Jane de fiziksel olarak olmamış olsa da, oynayan oyuncuya - Ruth Wilson'a - kanınız ısınıveriyor. Hele Rochester olarak Toby Stephens çok daha iyi bir seçim gibi duruyordu ilk iki bölümde. Hem oradaki çocuk Jane ve çocukluk kısımları daha iyiydi. Bunun dışında bahsedebileceğim bir de 1996 yapımı sinema filmi var Charlotte Gainsbourg ve William Hurt'lü ama ona hiç bakmadım. Siz bilirsiniz, Fassbender izleyeyim, azıcık da Victoria dönemi romantizmi yaşayayım derseniz, izleyin.
ah jane ahh keşke kardeş keşke...

IMDb'de Jane Eyre (2011)-->http://www.imdb.com/title/tt1229822/

1 yorum:

  1. kitaba bayılırım favorilerimden biridir ama mia bu filme pek olmamış gibi ki zaten sevmem ama fassbender için izlerim o ayrı :-))

    YanıtlaSil