16 Mart 2015 Pazartesi

pazartesi şarkısı


Camelot'un kendisi, başarısızlığa mahkum bir dizi olsa da öyle şahane bir soundtrack hazırlamıştı ki Mychael ve Jeff Danna, hala ara ara açıp dinlemek iyi geliyor insana.
Bu parça bir düğün sahnesinde ulaşmıştı kulaklarımıza.

15 Mart 2015 Pazar

Friedrich de la Motte Fouqué'nin "Undine"si

Su perisi Undine, onu bulup büyüten yaşlı çiftin yanında tüm hınzırlıklarına devam ederken günlerden bir gün yolunu şaşırıp, gölün kenarındaki evlerine düşüveren yakışıklı şövalye Huldbrand von Ringstetten'i görüp aşık oluverir. Şövalye de kayıtsız kalamaz bu dünyalar güzeli, hatta dünya dışı güzellik karşısında. Tüm tuhaflıklarına ve ele avuca sığmaz hallerine rağmen şövalye Undine ile evlenmek ister. Yaşlı çiftin kulübesinde mahsur kaldığı süre içinde oraya yine fırtınalı bir geceden dolayı ulaşan bir rahip sayesinde evlenirler. O bıcır bıcır su perisi Undine, evlilikle birlikte durulur. Sanki ölümsüz ruhunu, aşkı için bu genç şövalyeye feda etmiş gibi görünür. Ama bu bildiğimiz peri masallarından değildir; su perisi Undine'nin hikayesi aşık olmasıyla mutlu sona ulaşan bir masal olmaz. Aşkın nasıl ölümsüz bir ruhu bile mahvettiğini anlatır bu masal.
Motte'nin kendisi bir baronmuş efenim aynı zamanda.
resim wikipedia'dan.
Motte'nin - ki o bir sayfa süren isminden dolayı ben yazara sadece böyle hitap edeceğim - 1809'da yazdığı Undine'si önceki okuduğum birbirinin hemen hemen aynısı gotik hikayelerden sonra ilaç gibi geldi. Evet alabildiğine hüzünlü bir masal anlatıyor Motte. Bir masal okuduğunuzun bilinciyle ve tabi ilk başlarda Undine'nin hınzırlıklarıyla, o sevimli havayı bekliyorsunuz çoğunlukla. Ama bu karanlık bir masal. İnsanlara benzeyebilmek, onlardan biri olabilmek için bir ruh edinmesi gereken ve bunun için de aşık olmak isteyen Undine'nin, aslında insan olmanın ne demek olduğunu, bir ruha sahip olmanın acısını ve ıstırabını keşfedişini anlatan bir masal. Motte de sanki Undine ile birlikte bizim de çektiğimiz acıyı anlar gibi, öyle yumuşak öyle okşar gibi yazıyor anlatacaklarını.
Bu hikayeyi yazan, ondan etkilendiği için yazdı, başkalarının da aynı şekilde etkilenmesini ister. Onun için sevgili okur, bir lütufta bulunmanı diler senden. Oldukça uzun bir zaman diliminin kısa sözlerle, o zaman zarfında yaşananları, genel hatlarıyla anlatmış olmasını hoş görmeni ister. Yoksa, o da bilir (...)sanatsal bir biçimde, adım adım örerek anlatmayı. - Yazar, bütün bunların düzgün bir biçimde ayrıntılı olarak anlatılabileceğini, belki de öyle yapılmasının daha doğru olacağını pekala bilir. Ama bu acıyı yüreği kaldırmaz. Çünkü kendisi de buna benzer bir şeyler yaşamıştır, onların anılarından, anılarının gölgesinden bile ürkmektedir.
Benzer duyguları muhtemelen sen de tatmışsındır sevgili okur. Ölümlü insanın kaderinde vardır bu. Eğer acı çektiren değil de, acıyı çekensen, ne mutlu sana. Zira bu konuda almak, vermekten daha kutludur. Sonraları, bu türden hatırlatmalarda, ruhuna sevgiyle yüklü bir sızı dolar usulca. Bir zamanlar gönül vermiş olduğun, kurumuş çiçek bahçeleri için yumuşacık bir gözyaşı süzülür yanağından. Bu kadarı yetsin şimdilik; binbir savruk darbeyle yüreğimizi daha fazla dağlamayalım, kısa keselim.
Undine, hüzünlü karanlık bir masal dediğim gibi. Ama Motte'nin bunu anlatmayı seçtiği yol, inanın okumaya değiyor.

Kitabın bendeki Can Yayınları'ndan 2011 baskısı olan Zehra Kurttekin çevirisinin arkasında 8,50 tl yazıyor. Nette gördüğüm diğer tüm fiyatlar bunun üzerinde.

13 Mart 2015 Cuma

Ann Radcliffe'ten "Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi"

Sicilya'nın kuzey sahilinde soylu Mazzini ailesine ait şatoda XVI.yy.ın sonlarında 5.Mazzini Markisi Ferdinand ve ikinci karısı Maria de Vellorno ile markinin ilk karısından olan 2 kızı bir oğlu yaşamaktadır. Bir gün, genç Ferdinand'ın reşit olma yaşı yaklaşırken ve şato şölenlere hazırlanırken kızlar Emilia ve Julia, öğretmenleri Madam Menon ile birlikte şatoda korkutucu sesler duymaya, geceleri terk edilmiş kısımlarda ne olduğu belirsiz ışıklar görmeye başlarlar. Ne olduğunu anlamadıkları ve sessiz hayatlarına büyük bir korku getiren bu anlaşılmaz durumları babalarına ve erkek kardeşlerine açarlar. Babaları sert ve anlayışsızdır, kısaca saçmalamamalarını söyleyip azarlar onları. Ama şatonun diğer sakinleri, hizmetliler de bir şeyler yaşamaya başladıkça bu eski şatonun duvarları bir sürü sır açar önlerine. Genç yaşta ölen annelerinin tersine şatonun yeni markizi olan Maria de Vellorno oldukça fettan bir kadındır. Tüm bu ürkütücü şeyler yaşanırken o kendi keyfine bakıp, markinin arkasından şatoya çağırdığı genç asillerle gönlünü eğlendirmekte, kendi gücü için ne gerekiyorsa yapmaktadır. Zavallı genç ve masum kızlar Emilia ve Julia ile kardeşleri Ferdinand, tüm bu esrarlı şato ve demir sertliğindeki babalarının hayatlarını mahveden kararları arasında bir dolu korkutucu ve ölümcül şeyler yaşamak zorunda kalırlar.
Ann Radcliffe teyzemiz, JaneAusten.co.uk'den
Ann Radcliffe gotik edebiyata da romantik öğeleri katıp, bu gotik atmosfer içinde aşk hikayeleri anlatan ve bunu ilk yapanlardan biri. Nasıl Horace Walpole'un Otranto Şatosu ile gotik edebiyat tanımlanmışsa, Ann Radcliffe ile de gotik-romantik tanımlanabilir sanırım. Korkutucu eski şatoların yanısıra uzun uzun manzarayı, bitmek bilmeyen yolculukları tasvirleyen tarzı ile oldukça başarılı olmuş bir yazar hem de. 18.yy.ın sonu ve 19.yy.ın başında yaşamış olan yazarın hayatı hakkında aslında çok az şey biliniyor çünkü - misal Becoming Jane'de de göstermeye çalıştıkları üzere - oldukça kapalı sayılabilecek bir hayat yaşamış gibi. Hayatı boyunca yazdığı 6 kitabı var (görebildiğim kadarıyla). Ben Radcliffe ile Jane Austen sayesinde tanışmıştım bir anlamda. Northanger Abbey'de Jane ara ara edebiyat eleştirisine giriştiğinde veya sevimli kahramanımız Catherine Morland'ın tabiatını anlatmaya çabaladığında Radcliffe'in eserlerinden ve kahramanlarından bahseder. Tabi ayrıca bir de Becoming Jane'de Jane'in Radcliffe'i ziyaret ettiği sahneleri izleriz.
Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi Radcliffe'in 1790 tarihli, ikinci romanı. Ait olduğu türün en belirgin özellikli örneği. İtalya kıyılarında alabildiğine ürkütücü, büyük, eski ve sırlarla dolu bir şatoda geçiyor. Şatonun babası kötü mü kötü bir marki var, her şey onun verdiği kararlar ve kendi çıkarları için. Esas kahramanlarımız masum ve saf genç kızlar, onların aşık olduğu asil ve onurlu genç adamlar var. Bu aşıklara hep engel olmaya çalışanlar çıkıyor, hep kötülükler geliyor başlarına. Açıklanamayan sesler, ürkütücü geceler, zindanlar, kaçmaya çalışanlar, at üstünde yolculuklar, eşkiyalar, hırsızlar, şövalyeler, ormanlar, batan gemiler...kitap hiç bitmiyor. Habire bir yerden başka bir yere atlayıp duruyoruz karakterlerimizle, habire hikaye dallanıp budaklanıyor. Herkes kendi hikayesini anlatıyor ama aslında örgü hep aynı. Kavuşmaya çalışan masum aşıkların başına gelen talihsiz olaylar. Yazıldığı dönemde, evlerinde şömine başında mum ışığında el işi yapan hiçbir şey bilmeyen saf ve masum genç kızları ne rüyalara ne hayallere sürüklermiş bu hikayeler diye düşünüyor insan ister istemez. Ama bizler için, elimizde akıllı telefonlarımızla her saniye dünyanın bir diğer ucuyla yazışan bizler için, Game of Thrones-Vikings-Spartacus ve daha niceleriyle tanışmış bizler için, gülümseten birer pembe dizi olmaktan öteye gidemiyor. Gene de bu okumanın keyifli olmadığı anlamına gelmiyor. Bazen insan böyle masumane şeylere, böyle saf edebiyata ihtiyaç duyabiliyor.

Can Yayınları'nın bu Duygu Akın çevirisi 2011 baskısının arkasındaki fiyat 16 tl. Ama nette Idefix, Pandora, Babil gibi yerlerde 14,43 tl olarak bulunabiliyor gibi.

cuma şarkımız Mumford&Sons'ın yeni albümünden hepimize gelsin: Believe


Mumford&Sons içimde yeri ayrı olan gruplardan. Üniversite yıllarımın sonunda tanışmıştım onların müziğiyle de, "The Cave" ile "Little Lion Man" ile yollarda otobüs camlarına gri kaldırımlara karanlık gecelere doğru az haykırıp, az ağlamadım. "Hopeless Wanderer" ile "Holland Road" hala ihtiyacım olduğunu hissettiğimde duvarlarımda yankılanır.
Sonuçta

And I'll still believe though there's cracks you'll see,
When I'm on my knees I'll still believe,
And when I've hit the ground, neither lost nor found,
If you believe in me I'll still believe

...

It's empty in the valley of your heart
The sun, it rises slowly as you walk
Away from all the fears
And all the faults you've left behind

...

'Cause I need freedom now
And I need to know how
To live my life as it's meant to be

And I will hold on hope
And I won't let you choke
On the noose around your neck

...

Weep for yourself, my man,
You'll never be what is in your heart
Weep little lion man,
You're not as brave as you were at the start
Rate yourself and rake yourself,
Take all the courage you have left
Wasted on fixing all the problems that you made in your own head

But it was not your fault but mine
And it was your heart on the line
I really fucked it up this time
Didn't I, my dear?

...
'Cause I'm a hopeless wanderer
I will learn, I will learn to love the skies I'm under
And I will learn, I will learn to love the skies I'm under
The skies I'm under


gibi satırları yazmış, bunları öldüresiye söylemiş çalmış bir gruptan bahsediyorum.

Üstteki "Believe" 4 mayısta gelecek olan yeni albüm "Wilder Mind"dan tam olarak bu diğerleri gibi gelmese de henüz bana, umutluyum, inanmaya devam ediyorum.

12 Mart 2015 Perşembe

tempus

Zamanı algılamamda bir sorun var. Bir süredir şüpheleniyordum ama son birkaç şeyden sonra emin oldum. Zamanın geçtiğini algılayamıyorum. Yani bir yerde oturup da 1 saat 2 saat geçtiğini bilemiyorum gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Genel anlamda zamanın geçtiğini, yılların aktığını, insanların değiştiğini, değişmeleri gerektiğini algılamıyorum diyorum. Benim bu "büyüyememe" durumumun da bundan kaynaklandığına kanaat getirdim. Yıllar geçmiş, bir sürü şey yaşamışız ve bir şeyler değişmiş gibi hissedemediğimden olacak, büyümüş gibi de hissedemiyorum. Beynim bunu kabullenmiyor. Sanki 10-11 yaşında bir noktada saat durmuş ve öyle kalmışım gibi. Fiziken ve ruhen. Beynim hala öyle çalışıyor, hissettiklerim öyle, yaptıklarım bile öyle. Tüm yazdıklarım, yazmaya çalıştıklarım, hayatımda sergilediğim davranışlar çocukça. Bakın öyle gelişigüzel bir tabir değil bu, "gerçekten" çocukça. Etrafımdaki herkes ve herşey değişirken, ben öylece kalakalmışım gibi hissediyorum.
Haftasonu resimlerimize bakar, muhabbet ederken Gönül'le hem şöyle bir tepki verdiğimi fark ettim: Aa bu da evlenmiş, aa şuraya bak kaç tane çocuğu olmuş! Bunları başka bir düşünceyle veya ne bileyim art niyetle söylemiyordum, tamamen şaşkındım o yüzden bu tür bir tepki veriyordum. Şaşkınlığım ne ara bu kadar zaman geçti ne ara böyle büyüdük diyeydi. Büyümek mi! 30 yaşına geldik neredeyse, ama bana sanki hala yıllar önceki o noktadaymışız gibi geliyordu. Şaşkınlığımın en büyük kaynağı ise insanların fotoğraflardaki yüzlerinde gördüğüm o büyümüş, o olgunlaşmış ifadeydi. İnsanlar gerçekten de olgunlaşmış. Her gün karşılaştığım bu cümleyi bilinçaltıma gösterememişim meğerse. Bilinçaltım tüm bu çağrılara kulaklarını tıkamış.
Dün akşam da Nihan belli bir tespitte bulundu. Bu benim pek sevgili bilinçaltımın yaptığı şeyi keşfettik. En basit bir durumdan, beğeni zevkimden yola çıkarak kendimle ile görüşüme ulaştık. Çocuksu diyebileceğimiz tipteki insanları beğendiğimi her zaman biliyorduk ama bunun sebebinin kendimi bilinçaltımda hala o yaşlarda görmemden dolayı olduğunu söyledi Nihan. "We accept the love we think we deserve." dedi The Perks of Being A Wallflower'da Charlie'nin dediği gibi --> hak ettiğimizi düşündüğümüz sevgiyi kabul ederiz. Benim durumumda bu, olgun karşı cinsi beğenmemeye karşılık geliyormuş. Yani çocuksu olduğum - veya daha da ötesi çocuk olduğum - gerçeği bilinçaltımda kazılı olduğu için elimde olmadan çocuksu tipleri beğeniyormuşum gibi oluyor (tüm hayatım boyunca arkadaşlarım beğendiğimi söylediğim insanlar için "bu ne böyle kız gibi" demişti, biraz cinsiyet ayrımcılığı ve aşağılamasına giren bir halk-ağzı bu ama söylenen buydu).
Tabiki benim için sorun yaratan kimi beğendiğim beğenmediğim değil, burada anlatmaya çalıştığım asıl şey için bir örnek teşkil ediyor sadece. Demeye çalıştığım, GERÇEKTEN de büyümüyorum. Kafaca olgunlaşmıyorum, olgunlaşmamışım yani. Benim için zaman geçmiyor. Öylece asılı kalmışım gibi. 2.çocuğu kucağında mutluluk pozu veren üniversite arkadaşlarıma dehşet içinde bakakalıyorum! Ama normal olan bir şey bu. Yani seçtiğin hayat akışına, yola, kendin için istediklerine bağlı olarak ortaya çıkabilecek olasılıklardan bir tanesi, ama normallerinden bir tanesi sonuçta. Beni bu kadar dehşete düşürmemeli. Karşısında "nasıl yani!?" olmamalıyım. Algılamakta problem yaşamamalıyım. Bir başka bir tanesi dünyayı dolaşıyor, maceradan maceraya atılıyor olabilir mesela, onu normal karşılıyorum ya hani, bu durum onu da büyümüş görmememden. Bilinçaltım öyle yapmayı seçeni zannediyor ki hala çocuk. Ama değil, bunu yapan da büyümüş ben fark edemeden çocuk yapan da. İnsanlar yeni fikirler edinmişler, insanlar olgunlaşmışlar, insanlar kendilerini değiştirmişler, evrimleşmişler. Bense hala yolda yürürken kendi kendime hatırlatmak zorunda kalıyorum "dik yürü düzgün yürü 28 yaşındasın sen, doğru düzgün adım at!" diye. Kendime mütemadiyen yaşımı hatırlatmak zorunda kalıyorum, sanki ne kadar tekrar edersem o kadar o yaşta olabilirmişim gibi. Sanki ne kadar tekrarlarsam o kadar büyüyebilirmişim gibi. Hiçbir faydası olmuyor. Aynaya baktığımda gördüğüm şey değişmedikçe bilinçaltım da içimin değişmesine izin vermiyor. Saçlarımdaki beyazlar artıyor ama içimden bir ses gene de savaşıyor, belki vitaminsiz kalmışımdır bu ara diye. Yolda su birikintisi görünce aklıma gelen ilk şey dosdoğru koşup içine zıplamak oluyor, diğer herkes kaçıyor.
Zamanı algılayamıyorum. Bir kara deliğe düşsem geri aynen böyle 10 yaşındaki bir çocuk gibi görünerek çıkacağıma eminim (çıkacağıma da eminim yani o derece).

perşembe şarkısı

11 Mart 2015 Çarşamba

Previously on Neverland : April & May

 Nasıl yazıldığını bile unutmuşum. En son Mart sonunda yazdıktan sonra aslında aklımda hiç böyle bir ara vermek yoktu. Öyle bir niyetim de y...