10 Mart 2015 Salı

İstanbul'da bir haftasonu

Cuma günü dediğim gibi ufak bir haftasonu gezisi için İstanbul'a atlayıp gittim. İnsanın arada böyle kaçamaklara ihtiyacı oluyor, 5 gün 8er saat çalışıyor da olsanız. Hele hele öyle çalışıyorsanız çok daha güzel oluyor. Geçtiğimiz sene içinde çok yaptım, oradan biliyorum. Cuma akşamları işten çıkıp, otobüse koşup, tüm gece yol aldıktan sonra arkadaşlarımdan birinin olduğu bir şehre gidiyordum. Cumartesi pazar oradan oraya koşturup, eğlendikten sonra pazar geceleri yine bir otobüse binip, pazartesi sabahı aşti'den işyerine yürüyordum. İşyerinde henüz kimse gelmemişken tuvalette üstümü değiştirip, haftama başlıyordum. Yoruluyordum, uykusuz kalıyordum ama mutlu oluyordum. Tahmin edebileceğimden de fazla hem de.
O yüzden işten ayrıldıktan sonra yapmak istediğim şeylerin başında - ve en çok - seyahat etmek geliyor. Bu umudumun ilk durağı Bandırma'ydı, şimdi de sırada İstanbul.







Denk geldiğim tarihlerde İstanbul'da hava resmen alacakaranlık kuşağı gibiydi. Ankara'da herkesin yaşadığı bahar yaza dönüyor günlerinin aksine İstanbul buz gibiydi, karanlıktan neredeyse gün hiç doğmamış gibi geliyordu. Gene de ilk gün, cumartesi günü dışarı çıkalım dedik. İstanbul Oyuncak Müzesi'ne gittik. Geçen sene Sunay Akın'ın Ankara'daki gösterisine gittiğimizde haberimiz olmuştu oyuncak müzelerinden (Ankara'da da var, Ankara Üniversitesi bünyesi içinde, orası da farklı bir müze.) Müze Göztepe'de, biz zaten o tarafta olduğumuzdan kolayca gittik. Müzenin girişinin karşısında kocaman bir zürafa var. Girişin iki yanında da oyuncak asker heykelleri. Bahçesindeki Nasreddin Hoca'yı ve eşeğini de unutmayalım. Müze hatırladığım kadarıyla 3 kattı, hatırladığım kadarıyla diyorum çünkü bir noktadan sonra katları çıkmaktan ve neye bakacağımı şaşırmaktan beynim dönmüştü. O kadar çok incelenecek oyuncak ve hayran kalınacak şey vardı ki. Çok güzeldi, tüm o oyuncaklar tüm o hikayeleri. Hele bir de en alt kattaki tuvaletlere giden yolun bir denizaltı gibi yapılmış olması falan şahane detaylardı. Biz oyuncaklara bakarken bu kadar detaylı yapılabilmiş olmalarına, bu kadar özen gösterilmiş olmalarına şaştık kaldı. Tepkimiz hep "vay be adamlar taa o zaman neler yapmış"tı. Bir de tabi hatırladığımız oyuncaklar olunca üzüldük, acı verici be o kadar yaşlandığının kanıtının önünde durması. Yalnız şöyle bir durum da var, çoğu kişi sıkılıyor müzenin konseptinden sanırım. Çünkü sadece dolaşıp, camekanların ardından oyuncaklara aç gözlerle bakıp duruyorsunuz. Birkaç odada - uzay odası ve demiryolu odası diye tanımlayabileceğim odalarda - bir değişiklik bir hava var ama diğer tüm odalarda sadece bakıp duruyorsunuz. Başka bir şeyler de yapılabilirmiş, ne bileyim (diyorum yüksek lisansta bir dönem boyunca müzecilikte çağdaş yaklaşımlar dersi alıp müze tasarlamış insan olarak ben).
Oyuncak Müzesi'nden sonra vapura binip (bayılıyorum vapura binmeye allahım ne görmemişim ben böyle ya) Eminönü'ne gittik. Hava yine buz gibi, olabildiğince dışarı kalmamaya çalıştık. Mısır Çarşısı'nı dolaştım, oradan çıkıp etrafında biraz yürüdük. Sonra Eminönü'ndeki tarihi balıkçılarda balık ekmek yedik (her bir şeye sevindirik oluyorum ben ya). Lezzetli tabiki, işyerinde yediğim hamsi ekmekler gibi değil ama güzel. Özellikle o atmosferde yemek güzel. Oturup teknelerin önünde ufak taburelerde, bir bardak turşu da masada, ohoo. Şahane.
Cumartesi akşamı eve bitmiş olarak döndükten sonra oturup bir güzel film izleyelim dedik. Karşılıklı IMDb listelerimizi gözden geçirdikten sonra eh madem Underworld'ü izleyelim, diye karar verdik (anlatacağım). Sonrasında o gece sabaha kadar muhabbet ettiğimiz için pazar günü resmen günün ortasında kalktığımız için kendimizi hiç kasmadık. Rahat rahat kahvaltı ettik, ardından kanepede yayıla yayıla konuştuk, twilight günlerimizi yadettik youtubela. Akşama doğru gene bir film izleyelim dedik ama bu sefer biraz yumuşak gidelim dedik, Two Night Stand'i izledik (anlatacağım).
İstanbul'da ufak bir haftasonum böyleydi, gördüğünüz gibi her gittiğim yerde film izlemeye devam ediyorum, sinema kanımda var herhalde :)

Remo Bodei'nin "Zaman Piramitleri" : Deja-vu Duygusunun Tarihçesi ve Kuramı

Yine de, geçmiş parçalarını yeniden kat etme duygusu, bazı anlarda kafamızı iyice karıştıracak ve geçici bir afallamaya yol açacak kadar açık ve dayanılmaz olur. Bizi - bilindiği için - pek fazla korkutmayan daha önce olmuşun normal bilinmesinden farklı olarak, Deja-vu'ya her zaman inanmazlık ve huzursuzlukla karışık bir şaşkınlık duygusu eşlik eder.
diyor Remo Bodei ilk sayfada. Dost Yayınları'ndan Durdu Kundakçı'nın çevirisiyle 2010'da çıkan Zaman Piramitleri'nde, "İtalyan düşünür" olarak tanımlanan Remo Bodei, deja-vu'nun bir anlamda tanımını yapmaya, tarihin tozlu sayfalarından nasıl yol alıp, günümüze kadar geldiğini anlatmaya çalışıyor. Yani sanırım yola çıkış amacı bu. Ama yaptığı şey daha çok, bir tür kendi kendine saçmalamaya dönüşmüş. Önce anlaşılmaz, karma karışık cümleler kurarak sayfalarca bizi oyalıyor. Bu cümleler içerisinde kayboluyoruz ve deja-vu'nun eli yüzü düzgün bir tanımına veya anlatımına ulaşamıyoruz. Ardından başlıyor Bodei sevdiği, hoşuna giden şiirlerden parçalar koymaya. Bunların deja-vu ile ilgisi olduğunu düşünmek istiyoruz haliyle, onun için koymuştur elbette diye umuyoruz. Ama aslında deja-vu ile ilgileri yok, Bodei bu ilgiyi sağlamak için sayfalarca konuşuyor. Şairin kaybettiği sevgilisine yazdığı satırların ardından Bodei oturuyor önce bir şairin tüm bir hayat hikayesini, özelini, şusunu busunu  döküyor ortaya. Ondan sonra hepsini o satırlarda aslında şair deja-vu yaşadığını söylüyor demek için bağlamaya uğraşıyor kendince. Şiirler geçiyor, bu sefer de tarihten önemli insanlar buluyor veya tamamen önemsiz insanlar, onların hayatını anlatıyor. Felsefeci olmak, düşünür olmak böyle saçmalamayı gerektiriyor herhalde. Ya da ben fena halde anlamıyorum bu işten. Sonuçta bir sayısalcı olarak hayatım boyunca sadece bir kez, bir dönem lisede felsefe dersi gördüm ve belli ki ben felsefeyi çok yanlış anlamışım. Hayır onu geçtim, kitabı "zaman" ile ilgili bir şeyler okuyabilirim, takıntılı olduğum bu konuda bana birkaç bir şey daha katabilir diye düşünerek almıştım ama kitap bana sadece sinir katsayısı olarak geri döndü. Bunu Dost'ta görüp de aldığıma o kadar pişmanım ki. Bir de 9,5 tl vermişim, peh! Gerçi Goodreads'te gördüğüm kadarıyla kitaba puan veren 3 kişiden biri (ki biri benim 1 verdim, bir diğeri 2 vermiş) 4 vermiş ve kendisi gayet de Türkiye'deymiş, eh o halde kesin ben anlamadım kitabı (İtalya'dan sevgili Alessandro ise benim gibi düşünüyor büyük ihtimalle).
Remo Bodei dede, hem de UCLA'de profesörmüş vay arkadaş!
Kitabın tek katlanılabilir ve değer yanı bir Shakespeare sonesiyle açılması. O kadar. Başka bir şey yok.

Hayır, Zaman, sen övünemeyeceksin benim değişmemle!
Yenilenmiş güçle yapılmış piramitlerin
benim için hiç de yeni, hiç de garip değiller:
yalnızca yeni kılıkları daha önce görülmüş bir oyunun.
Günlerimiz kısadır, işte bunun için şaşkın bakıyoruz
bize eski diye yutturduğu şeye,
ve inanıyoruz onun bizim arzumuz için doğduğuna
anlatıldığını daha önce duyduğumuzu düşünmek yerine.

salı şarkımız Shire yeşilliklerinden


Öyle bir özledim işte.

9 Mart 2015 Pazartesi

pazartesi şarkısı


İlk dinlediğimde neye uğradığımı şaşırmıştım. Şimdi de, her geçen yılla birlikte etkisi katlanarak artıyor gibi.
Maybe i'm just the road, dreamin that i walk..

6 Mart 2015 Cuma

Ben bir 3-4 günlüğüne yolculuğa çıkıp, geleyim. Dönünceye kadar..
Sizin de haftasonunuz çoook güzel geçsin.


cuma şarkısı


Ne var yeniden 15 olsam 18 olsam, geriye dönüp bu sefer her şeyi doğru yapmasam.

Previously on Neverland : April & May

 Nasıl yazıldığını bile unutmuşum. En son Mart sonunda yazdıktan sonra aslında aklımda hiç böyle bir ara vermek yoktu. Öyle bir niyetim de y...