25 Temmuz 2017 Salı

You cannot find peace by avoiding life.

Hastayım :( Geçmiyor. Yani geçti, geçecek de, dur bakalım diyorum. Cumartesi'den beri böyleyim. Tüm dünyayla bağlantımı tv'nin önündeki ikilik kanepede sırt üstü yatarken kurdum. Önümde bilgisayar, biraz uzağında tv, sağ yanımda telefon. Arada bir kendimi hafiften sola yuvarlayarak kanepeden düşmek suretiyle yere halının üzerine karın üstü yattım bir süre. Sonra gerisingeri kalkıp, kanepedeki yerimi aldım. Yalnız yaşamak süper evet ama böyle durumlarda lanet okutuyor kendine. Yalnızlığına süperliğine de diye başlayıveriyor insan. Bazen böyle durumlardayken kafam öyle bir hale geliyor ki kalkıp gidip bir evlilik programına çıkıp, bir bir diyeyim diyorum; bakın kardeş bana hastayken bakacak, uzun yoldan gelirken uzun yola giderken bavullarımı taşıyacak, çok acıkıp da canım hiçbir şey hazırlamak istemezken yemek yapacak, yataktan kalkmak nefes bile almak istemediğim günlerde beni kolumdan tutup sürükleyecek kendime getirecek yaşam sevgisi aşılayacak, işte beni istediğim her yere günün her saatinde arabayla taşıyacak, bir yer görmek gezmek eğlenmek istediğimde off şimdi kimi çağırsam kimse müsait değildir diye düşünmek zorunda kalmayacağım birine ihtiyacım var diyeyim. Talipleri şöyle sıradan alalım diye oturup, keyfime bakayım. Çok üzülüyorum kendime ya. Yeminle.
O sebeple bu cumartesiden beri yattığım yerde bir dizi izledim. Ama dilim - bu durumda elim - tutuluyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü çok sevdim be. Çok, çok, çok sevdim. Öldüm bittim. Hem mutluluktan ağlıyorum dün bitirdiğimden beri (çünkü çok güzeldi be), hem de hüzünden içime oturuyor (çünkü benim hayatım niye öyle değil). "A Gentleman's Dignity" diye bir Güney Kore dizisi izledim. Öyle bakınırken takip ettiğim bloglara, ki kore dizisi müptelası gruptan değilim bu izlediğimle birlikte yalnızca iki tane izledim şimdiye kadar nasıl olmuş da öyle blogları takip etmişim ya da onlar beni takip etmiş bilemedim, resimlere bakarken öylesine seçtim, açtım buna bakayım dedim. Artık kader miydi, karma mıydı, Buda el mi salladı, Atlas mı çalkalandı bilemem. Ömrümde izlediğim en güzel şeylerden biriydi. Hayatımın - hasta olmasaydım - en güzel 20 saatiydi. Ayrıca bir yazı ile anlatmak istiyorum ama - bittiği için - ağlamadan nasıl yazacağım bilmiyorum. Çok güzeldi be. (Ne bu diye merak ettiyseniz birkaç bir şey okuyabileceğiniz linkler bırakıyorum buraya: http://ekrandedektifi.com/a-gentlemans-dignity/, http://www.imdb.com/title/tt2362760/)
Bir de hasta olmadan hemen önce D&R'a uğramıştım aylar yıllar sonra. Malum işi bıraktığımdan beri pek yeni kitap almadım, çoğunlukla netten indirdiğim kitapları okuyorum. Bu yüzden arada böyle kendime güzellik yapıyorum, ufak bir şeyler alıyorum. Bu defa indirimli kitaplar bölümünde "Bram Stoker'ın Kayıp Günlüğü"nü görünce 9,90 tl'ye, saldırdım. Gözlerimin pörtlediğini görenler kaçtı etrafımdan. İthaki böyle bir Kalem&Yaşam dizisine başlamış 2014'te, bu kitap da ilkiymiş. Tabiki yeni haberim oldu. Yalnız okumaya kıyamıyorum, öyle elimde tutuyorum.
Bir de Sabit Fikir'in bu sayısında Jane Austen dosyası görünce onu da aldım ama sanırım bu biraz açgözlülüktü. Birkaç sayfalık Austen bilgisi için - ki artık bu noktada bilmediğim bir şeyi kalmadığı halde - 5 lirayı vermiş olmam sonradan evde biraz aklımı kurcaladı ama. Neyse. (Ha bu arada her yerini okumadım mı derginin okudum, orası ayrı. Ona bir şey demiyorum, tamamını okumak keyifliydi ama benim durumumda biraz lüks bir tüketim oluyor gibime geliyor.)
Bir de önceki hafta The Danish Girl (2015) ve Colonia (2015)'yı izlemiştim. Onları da ayrıca anlatacağım ama öncesinde yine bir süre sesim çıkmayabilir. Bu hafta bitiminde önce Bandırma'ya, sonrasında Gemlik'e gitme planım oluştu. Ağustos'un ilk haftasını o şekilde geçirdikten sonra ikinci haftasında da bir İstanbul planı var gibi. Bunlar böyle oralarda yaşayan arkadaşlarımda gidip kalma, onları ziyaret etme planları olduğundan bazen durup, kendimi bir Jane Austen romanı içinde hayal ediyorum. Tam gülümserken fark ediyorum ki mutsuz sonlu bir Anne Elliot'um, beş parasız yersiz yurtsuz kalmış Edward umudu olmayan bir başına bir Elinor Dashwood'um. Hatta aylar sonra bir George Downs'ı bile olmadan o masada oturacak bir Julianne Potter olduğum aklıma geliyor, gözlerim doluyor.
Çok üzülüyorum kendime. İyileşseydim bari be.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder