29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sanayi Devrimi zamanında bir Pride&Prejudice güzellemesi, 4 bölümlük North&South (2004)

Sene 1851'de, neredeyse 10 yıldır Londra'daki akrabalarının yanında kalıp, nasıl hanım hanımcık bir kadın olunur öğrenen 19 yaşındaki Margaret Hale, kuzeni Edith'in Captain Lennox ile olan düğününden hemen ertesinde evine, güneyin cennet gibi bir köşesi olan Helstone'a döner. Oradaki kilisenin rahibi olan babası bir süre sonra çok da açıklama yapmadan kuzeydeki sanayi kenti Milton'a taşınacaklarını söyler. Annesi ve Margaret, baba Hale'le birlikte Milton'ın soğuk, gri ve fakirlikle dolu ortamına balıklama dalar böylece. Eski rahip baba Hale, kilisenin öğretileriyle ilgili - kendi içinde - bir sorun yaşamaktadır ve çareyi başka bir yere taşınmakta bulmuştur. Yer olarak da eski arkadaşı Mr. Bell'in tavsiyesiyle Milton'ı seçmiştir. Baba Hale bu bildiklerinden çok farklı bir yer olan Milton'da tüccar ve sanayici kesimin erkekleriyle dolu bir ortamda arkadaş edinip, yeni şeyler öğrenmeye çabalarken iş olarak da öğretmenlik yapmaya çalışır. Margaret ise ilk bakışta hiç de kollarını açmış gibi durmayan bu soğuk ve renksiz yerin kurallarını, hayatını anlamaya çabalar. İşçi kesimiyle tanışır, kendine arkadaşlar edinir. Güneyden getirdiği geleneklerle onların yollarına uyum sağlamaya çalışır. Hale ailesi hayatlarını bu yeni düzene alıştırmaya çalışırken Sanayi Devrimi kollarını örümcekler gibi sarmıştır etrafa. İşçilerin haklarını aramaya başladıkları, her geçen gün yeni teknolojilerin makinelerin ortaya çıktığı ve insanlığın yüzyıllardır bildiği kuralların yeni baştan yazılmaya uğraşıldığı bu dönemde Milton'daki pamuk atölyelerinden birinin sahibi olan Thornton ailesi de yeni gelen Hale ailesi ile arkadaş olur ve John Thornton ile Margaret Hale ilk görüşte birbirlerine karşı yıkılamaz önyargılarla örülürler.
kitabın kapağı da tabiki diziden
Hemen hemen böyle özetlenebilecek bir konusu var North&South'un. Elizabeth Gaskell'in 1855 tarihli aynı adlı romanından uyarlama 4 bölümlük bir mini dizi (Kitap Türkçe'ye 2014'te çevrilerek Altın Bilek Yayınları tarafından yayınlanmış-->Goodreads). 1975'te yapılmış bir de filmi varmış. Elizabeth Gaskell döneminin önemli yazarlarından, öyle söylüyor kaynaklar. Şöyle bir dönem ki, Charles Dickens, Gaskell'in romanını gösterdiği bir otorite ve ismini de mesela o değiştirtiyor ve yayınlanmasına ön ayak oluyor. Hastalıklı ve solgun Charlotte Bronte, Jane Eyre'nin başarısıyla Dickens ve Gaskell'in olduğu ortamlara giriyor, onlarla muhabbetler ediyor. Briyanya adasında madenler çılgınca kazılır, gökyüzü kömür dumanına boğulurken fakir kesim sokaklarda dileniyor ve yepyeni bir kesim, işçiler, her gün sabahtan akşama makinelerle kol kola üretim yapıyor. İşte kendine böyle bir fon seçmiş dizimizin solgun ve karanlık aşk hikayesi. Daha doğrusu Elizabeth Gaskell yazarlığın bir başka kuralına uymayı tercih etmiş ve en iyi bildiği şeyi, en iyi bildiği yeri yazmış. Kendisinin de içinde yaşadığı bir sanayi kentinden ilham alarak, Victoria Dönemi'nin sorunlarına dokunduran bir aşk hikayesi oluşturmuş.
Yayınlandığı günden beri pek çok eleştirmenin ve okuyucunun da zaman zaman dile getirdiği gibi, biraz fazlasıyla Pride&Prejudice kokuyor North&South. İzlerken ben kendi kendime kızıp durdum, yapma etme sen sırf seviyorsun diye önüne gelen her şeyde o hikayeyi bulmaya çalışıyor olabilirsin dedim kendime. Ama o kadar fazla benzerlik bulmaya başlıyor ki insan aklı, artık bir noktada olayları bekliyor bile oluyorsunuz. Tabi bu benzeme durumu kesinlikle bugünün "fan-fiction"ları tarzı bir durum yarattığından değil. Aksine sadece benziyor ve yine de çok da özgün bir hikaye sunuyor. Jane Austen'ın o büyülü gerçekliğinin yanında Gaskell'inki daha koyu, daha sert ve daha gerçekçi geliyor.
Burada esas kahramanlarımız Margaret ve John'un ilk karşılaşması insanda hakikaten karakterlere hak verdirtiyor, her ne hissediyorlarsa. Margaret o ilk durumda John'u hiçbir şekilde bir erkek veya bakılacak biri olarak göremiyor haliyle, yalnızca karakteri hakkında kocaman bir önyargı oluşturuyor kafasında. Haklı da, ama orası ayrı mesele. John ise daha ilk görüşte belki de vuruluyor Margaret'a ama hem durumun harareti hem de diğer etkenler yüzünden önce bir algılayamıyor. Sonrasında adım adım John'un aşkının harlamasını, umutsuzluğunu, çabalamasını izlerken; Margaret'ın duruşu ve karakteriyle kendine baktıran bir adamın gerçek karakterini ve ruhunu adım adım tanımasını, kabuğun altından sızan güneş ışıklarını göre göre kendine bile itiraf edemeden aşık olmasını izliyoruz.

John Thornton rolünde Richard Armitage adeta devleşiyor (yazarınız burada ince bir söz oyunu etti, hani bilmem bildiniz mi:)), gönlümüze Victoria dönemi Darcysi olarak resmen taht kuruyor. O iç parçalanışları, o umutsuzluğu, o sağlam duruşunun ardında kendine güvensizliği, o anasının kuzuluğu, o -yine de- çabalayışları...Yalnız arada falsoları da yok değildi oyunculuk adına, bazen bazı "bakış" olaylarını abartıya varacak şekilde teatral hale sokuyordu ki allahtan adam güzel, absürtçe gülüp geçiyorsunuz. Margaret olarak ise Daniela Denby-Ashe'ı ilk defa izledim ve tanıştığıma çok memnunum. Asıl hikayede kitapta karakter nasıl bilmiyorum ama dizideki haliyle Margaret çok "düzgün" bir şekilde oynanıyor. Yani her şeyiyle ölçüler içinde oyunculuğu, düzgün, kalıpları belli. Thornton karakteri gibi içinizi savurmuyor, ama görevini de iyi yapıyor. Dizinin ana hikayemizin iç içe geçtiği bir diğer önemli yan hikayesi ise dönemin işçi ve işveren durumları. Paranın sahibi kesimi Thornton ve diğer ailelerle izlerken, çalışan ve üreten kesimi de işçi lideri Nicholas Higgins ve kızları Bessy ile Mary irdeletiyor. Atölye sahibi eve de giriyor Margaret, Higginslerin ve diğer işçilerin yaşadığı virane çamurlu sokaklara da. Bu iki zıt kutup arasında adeta bir köprü oluşturuyor Margaret hikayede. Nicholas Higgins rolünde Brendon Coyle'a rastlayınca tabi eski bir dostumu görmüş kadar oldum. 5 sene boyunca Downton Abbey'de izleyince, insan ister istemez içselleştiriyor tabi. Downton Abbey'nin yeri bende ayrı çünkü. Hayır bir de adamda herhalde bir emekçi bir fakir ama gururlu ve düzgün adam tipi var, şimdilik hep öyle izledim nedense. Bessy Higgins olarak ise daha geçen gün izleyip bahsettiğim Death Comes to Pemberley'deki "hiç de olamamış" Elizabeth (Bennet)Darcy olan Anna Maxwell Martin vardı, inanın buradaki soluk benizli işçi kızı hali daha "olmuş"tu.

Dediğim gibi, veya şuraya kadar yazdıklarımdan demeye çalıştığım gibi, North&South gayet izlenesi bir hikaye sunuyor bize. Öylesine güzel müzikler eşlik ediyor ki bir de, o müzikler olmadan aynı duyguları hissettirebilir miydi tüm o hikayeye ve oyunculuklara rağmen, bilemiyorum. Hem odağına aldığı aşk hikayesiyle hem de yanı sıra sürüklediği temalarıyla, uçuşan bembeyaz pamuk tozlarıyla gayet başarılı bir 4 saat oluşturuyor.
şu sahnede kalp sızısından ölmezseniz, hiç ölmezsiniz
(Yalnız nette Türkçe altyazılı olarak en fazla 360p kalitede bulabiliyorsunuz. Ben 480p'lik bir tane bulup oradan izledim ama o da Yunanca altyazılıydı. O yüzden izlemek isterseniz tavsiyem, sabır ve emek harcayıp torrent ve diğer indirme yöntemlerini denemeniz ve en azından 480p ve üstü kalitede versiyonlar bulmanız. Eh çünkü misal Richard Armitage mimik yapıyor 360p'de adamın gözü ağzı burnu seçilmiyor, adam aşık mı şamdana mı bakıyor anlayamıyorsunuz. Ona göre.)
mesela yani

2 yorum:

  1. Esra ne zamandır bloglara girmiyordum, iyi ki girmişim. Bu ara tam da ihtiyacım olan film-dizi türlerinden 2 adet paylaşmanla havalara uçtum. Önce bunu sonra biraz daha az istekle Death Come To Pemberley i, orucun beni baya mayhoşlaştırdığı şu günlerde izleyebilirim :) Kalemine sağlık dude :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Afiyet olsun :D Ya ama sen dizi sorduğunda böyle eğlenceli çerezlik falan filan birşeyler istiyorsun diye bunları dememiştim. Böyle alabildiğine yavaş, sakin, hani neredeyse bayık oluyorlar ya ondan. Ha ama iftara doğru gayet iyi giderler ;)

      Sil