21 Mayıs 2017 Pazar

geldim

En son yazıyı 10 gün önce göndermiş göründüğüme göre, tahmin edebilirsiniz. Anneler Günü'nü de fırsat bilip, köye kaçmıştım. Önceki akşam döndüm Ankara'ya. Köyden her dönüşümde kendimi sanki çok farklı bir gezegenden, ışık yılları öteden gelmiş gibi hissediyorum. Köyde her şey daha yeşil, her yer orman ağaç ot. Sabah uyanıp, yatağımdan kalktığımda pencereyi açıp bir iki dakika dikilip, duruyorum mesela öylece. Baktığım manzarada önümde alabildiğine uzanan dimdik yokuşlu ormanlar, sık ağaçlar, onlarında ilerisinde dalgalı bir deniz ve nihayet ufuk çizgisine birleşen gökyüzü oluyor. Odamın hemen sağ tarafındaki kümesten tavukların sesi geliyor, karşımdaki manzaradan kuş sesleri, rüzgarda hışırdayan ağaçların sesleri...Romantizm kasmıyorum burada bakın ciddi ciddi sessizlik içinde kuş sesleri duyuyorum o pencerenin önünde dikilirken. Sonra odadan çıkıp, direkt iki adımda evin kapısından çıkıp, kendimi bahçede bulabiliyorum. Yani yatağımdan kalkıp direkt kendimi güneşin, rüzgarın, inek ahırından gelen kokuların içinde ve çimenin üzerinde bulabiliyorum. Diyorum hiç de öyle doğa orman bayır insanı değilim diye ama orada, her sabah yapabildiğim bu şey çok hoşuma gidiyor. Böyle radyoda çok güzel bir şarkı çıktığında arabanın o ılıklığında biraz daha amaçsızca durmak gibi. O bahçede dikildiğim sabahlar hani hiçbir şeyin anlamı olmasa bile zerre umrumda olmazmış gibi geliyor. Sadece o birkaç dakika.
Tabi bir de güneşli olmayan sabahlar var ki Karadeniz'de güneşli gün sayısı tüm yıl içinde taş çatlasın bir ayı geçmiyor ya. Soğuk olduğunda, iyi soğuk oluyor. Sıcaklık 25 derecenin altına indi mi titremeye başlarım ama soğuk ölçüsünü biliyorum artık 21 senedir Ankara ayazında titrediğim için. Buna rağmen soğuk diyorsam bir bildiğim var. O yüzden mesela bulutlu sabahlarda da kuzinenin üstünde ekmek kızartmak insana mutluluk veriyor. Kuzineden üç adım uzaklaştım mı buz kalıbına dönüyorum ama olsun. Rüzgar azcık bir esti mi 90lara dönüyorum babamla sonra. O çanağın başına, ben televizyonun yanındaki pencereye.
O yüzden köyden her dönüşümde sanki orada yaşadığım boyut, buradakinden farklıymış hissi veriyor. Mamak'ın köhne manzarasından Ankara'ya girerken kendimi birden gerçekliğe fırlatılmış gibi hissediyorum. Bir de otobüste habire bir şey okuyup, izlediğim için sanırım. Bu seferki yolculuklarım gündüz olduğu için biraz manzarayı izlemeye çalıştım ama yine de iki kitap ve bir buçuk film izledim. Film geliyor olduğu için Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'ini bir tekrar ettim. Bir de Etgar Keret'in hikayeler toplaması olan Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'nü. İlk izlediğim film 2014 yapımı Non Stop'tu. Liam ustamı izlerken keyifliydi ama sonrasında 2013 yapımı Rush'ı ancak 50 dakika falan izleyebildim. Film baya iyiydi aslında, neden bunaldığımı bilemedim. Daniel Brühl'ü severim, arabaları, yarışları severim, eh 70ler fonunda da herşey biraz daha renkli oluyor. Bilemedim.
Köye gitmeden önce kan tahlili için doktora gitmiştim. Aslında taa nisanın sonunda gitmiştim ama doktorun yazdığı reçetedeki ilaçları almaya ancak dün gittim. Önce netten bakıp nöbetçi eczane listesine, en yakınını işaretledim ve çıktım yürümeye başladım. Haritada tam şu sokağa dönünce diye gösteriyordu nöbeti eczaneyi, ben de döndüm. Ama karşılaştığım eczanenin ismi elimdeki isimle aynı değildi. Bu da açıkmış olsun dedim girdim. Almam gereken ilaçların biri demir biri magnezyum hapı, sonuncusu da d vitamini kapsülüydü. Demirle magnezyum tamamdı da, d vitamini için eczacı doktorun yazdığı hakkında bir dolu şey söylemeye başladı. İçinde bir katkı maddesi mi bir şey varmış, çok zararlıymış, ödem yapıyormuş, zehirlenip gelenler olmuş, çok ağırmış bu dozu böyle. Ben karşısında şoktan şoka girerken o anlatmaya devam etti. Önüme koyduğu kutuya ben artık safi zehir diye bakıyordum, eczacı ise gözlerimdeki o dehşeti görmüyordu. Bana diğer bir ilacı tavsiye etti, bak bunda katkı maddesi yok, iyi bu daha iyi dedi. Ben ise daha da şaşkınlıkla bakmaya devam ettim. O an kafamdan geçenleri gözlerimden okuyabiliyordur diye düşündüm ama sanırım okuyamadı. Çünkü eğer okusaydı bana hiçbir ilaç lafı etmezdi. Yahu bu ilaç bu kadar zararlı bunu niye yazıyor o zaman doktor? Ya da üreten bunu ilaç diye niye üretiyor? Sen niye satıyorsun? Bana önerdiğinle bunun arasında 30 lira fark olması ne anlama geliyor? Pahalı olan her şey daha mı sağlıklı? Madem insanları öldürüyor (tamam abartttım öldürmüyor ama zehirleniyorlar işte) niye veriyorsunuz insanlara? Bu ilacın görevi zaten beni düzeltmek değil mi? Ulan ne d vitaminiymiş, iki hafta höyüğün tepesinde kızgın güneşte kavrulmama rağmen hala nasıl eksik olabiliyor? Hücrelerimin yüzde doksanı çay kahve ve sütten oluşuyor hadi anlıyorum demir ve  magnezyum eksikliğimi ama de vitamini ne alaka lan? Sonuç: Şu an o zehir kapsülü masanın üzerinde, bakışıyoruz, ben onu yok sayıyorum o da beni.
Sabah da sınava girdim zaten. Matematiği ne kadar seviyorsam o kadar yapamadığımı fark ettim. Gülüyorum kendi kendime. Yapacak başka bir şeyim yok, elimden başka bir şey gelmiyor. Anca gülüyorum kendime. O izleyemediğim Rush'ın bir yerinde Niki Lauda ile Clay Regazzoni arasında şöyle bir konuşma geçti:
Clay: Ama bu sadece iş değil, değil mi? Bizim yaptığımız. Bu bir tutku. Aşk. Bu nedenle hayatlarımızı riske atmaya hazırız.
Niki: Ben değilim. Eğer daha fazla yeteneğim olsaydı ve başka bir şeyde daha fazla para kazanabilseydim, onu yapardım.
Adam o kadar kazanmış, o kadar ünlü ve başarılı olmuş bir formula 1 pilotu. Ve bu kadar da gerçek konuşuyor. Ne kadar sevdiğin, istediğin, hayal ettiğin önemli değil galiba. Sonunda yine sadece becerebildiğin şeye kalıyorsun. Ki bu benim durumumda salak salak oturmak oluyor.
Neyse, demek istediğim, ben döndüm.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder