9 Nisan 2017 Pazar

1992 yapımı Aladdin

Altın gibi bir kalbi olsa da beş parasız gezinen hırsız Aladdin ve minik maymun dostu Abu, bir gün pazar yerinde çok güzel bir genç kızı hırsızlık suçlamasından kurtarır. Ama güzel kız Agrabah'ın sultanının kızı, prenses Jasmine'dir ve vezi Cafer, Aladdin'i yakalayıp, kendi şeytani planı için kullanmak üzere mucizeler mağarasına gönderir. Cafer'in amacı mağaradaki sihirli lambayı ele geçirip, içindeki cin sayesinde kendini sultan yapmaktır. Ama lambayı ilk alan Aladdin, cinin de yardımıyla zengin bir prens kılığına girip, Jasmine ile evlenmek üzere sultanın sarayına gelir ve prensesi kendine aşık etmeye çalışır. Tabi bu sırada kötü vezir Cafer de boş durmaz, tüm planları alt üst edip gücü ele geçirmeye başlar.
Disney'in evirip çevirdiği, ekleyip çıkardığı masaldan önümüze koyduğu hikaye hemen hemen böyle. Cinderella'da tek cümlelik de olsa bir karakter verilmeye çalışılan, Sleeping Beauty'de nihayet kendi hikaye çizgisine kavuşan, The Little Mermaid'de artık karakteri de hikayesi de ortada olan prens figürlerimize en büyük değişikliği Beauty and The Beast'te izlemiştik. Beauty and The Beast ile Disney prenses filmlerinin yönünün artık birlikte gelişip, hikayeyi oluşturan prens ve prenses karakterlerine evrildiğini gördüğümüzden sonra Aladdin ile yine aynı şeyin devam edişi karşımıza geliyor. Hem de bu sefer filmin ismini birlikte oluşturmayı geçiyor, sadece prensimize verildiğini görüyoruz: Aladdin. Her defasında doğma büyüme asil bir aileden gelip, zengin ve yakışıklı, beyaz olmasa da atlı olan prense karakterimizin kalıbı yıkılıyor ve insanın içine işleyen sıcaklıkta bir Aladdin ile tanışıyoruz. Aladdin sokaklarda büyümüş, karnını doyurabilmek için her an çabalamak zorunda. Agrabah kentinin her bir karesinde atlıyor, zıplıyor, hırsızlık yapıyor elbet ama kötülükle uzaktan yakından alakası yok. Sadece kendinin ve maymun arkadaşı Abu'nun karnını doyurabilmek için. Haksızlığa da karşı, hayalleri de var. O da bir gün bu baldırı çıplak halinden kurtulup, her gece uyurken manzarasına karşı iç geçirdiği sarayda yaşamayı, zengin ve saygıdeğer bir prens olmayı düşlüyor.
Disney prenses sıralamamızın bu seferki karakteri olan Jasmine ise yine önceki prenseslerden aldığı özelliklerine yenilerini eklemiş bir karakter sunuyor. Jasmine yasalara göre evlenmek zorunda ve tonton sultan babası ona her gün yeni bir prensi talip olarak sunuyor. Ama Jasmine de her hikaye kahramanı gibi, aşk için evlenmek istiyor. Ha bir de haklı, çünkü gelen taliplerin hepsi ukala, salak ya da kalbi kötü olunca prensesimiz ne yapsın? Jasmine aynı zamanda zeki, önceki prenseslerimizdekinden - hatta Belle'dekinden de - daha farklı bir aklı var. Dişiliğinin farkında, onu kullanabiliyor, zekasıyla oyunlar oynayabiliyor ve hiç de öyle kenara çekilip, kararlar alınmasına müsaade eden bir yaradılışta değil. Onun da hayali, dışarı çıkılmasına izin verilmeyen o koskoca saraydan, her gün ne yapması ne yemesi ne giymesi gerektiğini söyleyenlerden uzakta özgür olduğu bir hayata kavuşmak.
Aladdin ve sihirli lambadaki cinin hikayesi, yazdığına göre 1001 Gece Masalları'nda Şehrazat'ın anlattığı masallardan bir tanesiymiş (yazanların yalancısıyım çünkü 1001 Gece Masalları'nı okumadım). Ama normalde İslamiyet'in Altın Çağı olarak adlandırılan döneme (ki kabaca Abbasiler dönemi diyebiliriz, Abbasi hükümdarı Harun Reşid ile başlayıp, pek sevimli Moğolların dünyanın içine etmek üzere yola çıkışlarına kadarki bir zaman dilimi) ait olan masalların içinde yer almadığını, Antoine Galland isimli bir abinin 1700lerde derlemeyi yazarken kendi eklediği bir masal olduğunu söylüyorlar. Valla demiş ki Galland, ben bunu Halep'de birinden dinledim gezerken. Tabi Galland'ın aktardığı hali Disney'in sunduğu halinden dünyalar kadar farklı ama eh artık bu zaten bizim için olağan. Arapça kaynaklarda bu masalın izini süremiyormuş araştırmacılar, bu yüzden Galland uydurdu diyorlar. Bir de şöyle bir ilginçliği var ki en eski metninde Aladdin ve sihirli lambasının hikayesinin, Aladdin Çinli bir genç adam. Mekan da Çin gibi bir yerler gibi sanki ama o konuda herkesin kafası karışmış durumda.
Masalı bir kenara bırakırsak çizgi filmde artık her şey bizim bildiğimiz seviyeye ulaşmış durumda. Yani çoğumuzun 90ların çizgi filmlerine aşina olduğunu düşündüğümden diyorum bunu, bol renkler bol hareket, aksiyon macera romantizm. Ama tabi bu çizgi filmin bir iç burkan özelliği de var, Robin Williams'ın sesiyle alıp sizi çok uzak bir yerlere götürüyor her dakikasında. Yeniden çocuk oluveriyorsunuz, sırtınızda külçe gibi ağır çantayla buz gibi bir sabahta en iyi arkadaşınız kapıda sizi bekliyor okula gitmek üzere. Uykulu uykulu Peter Pan düşleri kuruyorsunuz, Jack olup o ağaç eve sığışmaya çalışıyorsunuz ve kulaklarınızda bir goood moooorniiiiing vietnaaaaam sesi çınlıyor. İnsanın hiç tanışmadığı, konuşmadığı, gülüşmediği bir insanın, insanların bu dünyadan göçüp gitmesine üzülmesi böyle mümkün oluyor demek ki. Gidenlere üzülmüyorsunuz aslında, hayatınızda bir şeylerin bittiğine, size ait bir şeylerin kaybolduğuna, bir parçanızın artık geri gelmeyecek oluşuna üzülüyorsunuz. Kendinize ağlıyorsunuz bir anlamda, kendinize, eski size veda ediyorsunuz. Bir anda etmek zorunda kalıyor oluşunuza ağlıyorsunuz.
(Kendimi de, yazıyı da) Toparlamam gerekirse, Aladdin artık - bizim bildiğimiz anlamda - klasik Disney çizgi filmi. Bekleyebileceğimiz ve alabileceğimiz her şeyi var. Bir sonraki - dijital - çağına kadar Disney'in en güzellerinden ve en kazandıranlarından biri. Ama nedense kendinden öncekiler gibi tam olarak yakalayıcı, akıldan vurucu bir şarkısı yok. Genel olarak bütününü keyifle izliyoruz ama hah işte şurası şurası diyebileceğimiz bir sekansı bulamıyoruz.


Project Gutenberg'de Arabian Nights (yani işte 1001 Gece Masalları) metni-->http://www.gutenberg.org/ebooks/128
Arabian Nights'ın değişik düzenlemeleri-->http://www.wollamshram.ca/1001/index.htm

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder