16 Mart 2017 Perşembe

1989 yapımı The Little Mermaid

Okyanusun kralı Triton'un 7 kızından en küçüğü olan Ariel, diğer denizinsanlarının aksine suyun üstündeki dünyayı ve oranın insanlarını çok merak eder hep. En yakın arkadaşı minik balık Flounder ile kıyı köşe dolaşıp, eski gemi batıklarından insanların eşyaları toplayıp, kendi koleksiyonun yapmakta, bir yandan da hayaller kurmaktadır. Koleksiyon yaptığı bu eşyaların geldiği dünyaya dair hayallerinde hep kendini de hep bir insan olarak düşler. Ama kral babası tüm insanların barbar olduğunu söyler bağıra çağıra, denizhalkından kimse su yüzüne çıkmayacak, insanlarla temasa geçmeyecektir. Ama bir gün, kaderin oyunu ya, Ariel batan bir gemiden bir prensi kurtarır. O prense aşık olur, prens Eric de ona. Ama tanışamadan, konuşamadan Ariel kaçıverir suyun içine. Babasıyla büyük bir kavga ederler prens yüzünden, Ariel de aşık kafasıyla deniz cadısı Ursula'yla bir anlaşma yapar. Ursula ona iki bacak verecek ve Eric'i kendisine aşık edebilmesi için yeryüzünde yürümesini sağlayacaktır. Amaaa, karşılığında o muhteşem şarkılar söyleten sesini alır Ursula Ariel'den. Ve eğer 3.gün güneş batmadan Eric'ten gerçek aşkın öpücüğünü alamazsa yeniden bir denizkızı olacak ve sonsuza kadar Ursula'nın esiri olacaktır. Çaresiz, Ariel anlaşmayı imzalar ve prensine doğru yola çıkar.
kendisi de pek çekmiş hayattan,
Hans Christian Andersen
Disney'in 30 yıl sonra çizdiği ilk prenses olan Ariel'in acıklı hikayesi böyle başlıyor işte. Gerçi Disney bu, sonuçta yine herşey mutlu mesut, pespembe haline dönüyor ama masalın aslında küçük denizkızımızı kaybediyoruz. Hans Christian Andersen'in yazdığı masal, ilk defa 1837'de yayınlanmış ve Disney versiyonuyla arasında ufak ufak farklar mevcut. Ama haliyle en kayda değer değişiklik animasyonda cadı Ursula'nın kılık değiştirerek prense büyü yapıp, evlenmek üzere olması ve Ariel'in müdahale etmesiyle Ursula'nın yok olması, nihayetinde de Eric'le Ariel'imizin gelinlik damatlık içinde öpüşmesi ile bizi gülümseten sonun masalda tam bir "Böyle mi Olacaktı" senaryosuna bağlaması. Masalda okuyucularına yani çocuklara ahlaki bir mesaj verme görev bilinciyle Andersen, Eric'i tapınakta gördüğü ve onu sudan kurtardığını zannettiği için aşık olduğu bir kızla evlendirirken, Ariel'i acılara boğuyor. Yetmedi, kız kardeşleri Ariel'e bir bıçak getiriyor deniz cadısından ve diyorlar ki bu bıçakla Eric'i öldürürsen yeniden denizkızı olabilir ve bizimle, ailenle birlikte suyun altındaki krallığımızda mutlu mesut yaşamana devam edebilirsin. Peki gerizekalı Ariel ne yapıyor? Tabiki de reddediyor, nayır nolamaz öldüremem aşkımı, ben sonsuza kadar acı çekerim ama onu öldüremem diye yırtınıyor (acı çekmesinin sebebi, masalda Ariel'in ayakları hep bıçak üstünde yürüyormuş gibi acı veriyor ona, çünkü büyü öyle). Hem de yazıyor ki masalda, yeni evlendiği karısının yanında huzurlu bir şekilde uyuyan prense bakıp, onu öldüremem dedi Ariel diye. Hey yarabbim! Sapla işte bıçağı, delik deşik et, sonuçta seni sevmemiş, seninle evlenmemiş, gitmiş o ne idüğü belirsiz kıza aşık olmuş, hem de sen onca şey çekmişken onun için. Doğra gitsin işte! Ama yoook, Ariel öldürmüyor hain prensi. Onun yerine kendisi köpüğe suya dönüşüyor, sonra da hava ruhlarından biri olarak kabul edilip, göğe yükseliyor çünkü bir insanın hayatına kıymaktansa kendine kıyıyor. Yani ne diyor Andersen, sevgili çocuklar eğer siz de bu kadar salak olursanız, iyi olmaktan bıkmazsanız, siz de sonsuz kutsanmaya kavuşabilirsiniz.
Neyse çok kaptırdım, sinirden titremeyi kesip animasyona döneyim. Disney prensesleri listemdeki çizgifilmlerden elle yapılan son filmmiş bu. Gerçi içinde bilgisayarlı kısımlar da var ama el emeği güzelliğinin son temsilcisi diyebiliriz. Benim aklımda hep masal hali olduğu için en sevmediklerimden biriydi küçük denizkızının hikayesi. Böğrüme böğrüme dürtükleyip, içimi fena yapıyordu düşündükçe. Ama Disney'in bu versiyonu hem eğlenceli, hem mutlu, hem de keyifli. Önceki 3 prenses masalındaki kadar hayvan bolluğu yok bir kere, ekranımızda şahane su altı sahneleri izliyoruz. Balıklar, yengeçler, denizinsanları...O kadar orman hayvan börtü böcekten sonra su altı çok hoş bir değişiklik oluyor.

Fonumuzun değişmesinin yanında karakter açısından da artık resmen çağ atlamış olduğumuzu görüyoruz. Önceki prenseslerin aksine Ariel hayal kuruyor! Snow White'ın bir gün prensim gelecek, alacak götürecek beni hayali ya da Cindirella'nın bir gün baloya gideceğim çok eğleneceğim dans edeceğim yakışıklı prensle tanışacağım hayali ya da Aurora'nın her gece rüyasında Prens Philip'i görüp, onunla dans etmesi hayali gibi bir şey değil Ariel'inki. Olduğundan başka bir dünyada, olduğundan farklı biri olmayı hayal ediyor. Sınırlarının dışını özlüyor, hiç gitmediği bir yerde yaşadığını, fiziksel kısıtlarının üstünde şeyler yapabildiğini hayal ediyor. Diğer prenseslerimizin yapmadığı başka pek çok şey yapıyor sonra. Araştırıyor, keşfediyor, babasına karşı çıkıyor, kurallara karşı çıkıyor, kötülere saldırıyor, şeytanla anlaşma yapıyor, aşkının peşinden gidiyor. Son sahnelerde Eric'le birlikte Ursula'ya karşı koyan, mücadele eden bir Ariel görüyoruz.
deniz cadısı ursula
Ve ayrıca şimdiye kadar izlediğim 4 film içindeki en kötü "kötü" ile karşı karşıyayız bu animasyonda. Çok belli etmese de çizgi olarak, deniz cadısı Ursula çok çok kötü. Snow White'ın üvey annesinin de Maleficient'ın da yöntemi temizdi, ikisi de öldürüp, kurtulmak istiyordu. Gerçi Maleficient kral ve kraliçeye eziyet olsun diye biraz uzatmıştı ama sonuçta yöntemi belliydi. Cindirella'nın üvey annesi ve üvey kardeşleri ise en fazla ev işi verip, giysisini yırtmıştı. Ursula'nın Ariel'e imzalattığı anlaşma Mondros'tan beter yeminle. Üstüne bir de anlaşmanın kendi lehine sonuçlanması için yaptığı müdahaleler kötülüğünün uç noktaları artık.
Eric ise...off vallahi önceki prenslere o kadar laf ettim ama keşke buna da öyle işlevsizlik, öyle varlıksızlık verselermiş. 4 animasyon içinde şimdiye dek en adamakıllı prense portremiz Eric'te ama onun da salaklığı beni benden aldı. Kendisini kurtaran kızı görüyor başına şarkı söyleyişini dinliyor ama sonra Ariel'i gördüğünde tıpatıp aynısı olduğuna bir türlü kafası basmıyor. Şarkı söyleşine aşık oldum da oldum diye bir tutturmuş gidiyor. Zaten bu şarkıya aşık olmalar Disney prenslerinin özelliği. Snow White'ın beyaz atlı prensi de ilk önce sesini duyuyordu, Prens Philip de Aurora'nın sesini ormanın içinde dinleyip, buluyordu.Görünüşüne aşık olan bir Cindirella'nın prensi var herhalde. Ses önemli çocuklar, şarkı söylemek önemli.
Bir de şarkılar açısından yine başka bir çağda olduğumuzu fark ettiren güzellikler var. Önceki 3 animasyonda müzik tarzı belli bir çizgideyken, 89'da olaylar daha fırıldak hale gelmiş, pek keyifli parçalar barındırıyor The Little Mermaid. Yengeç Sebastian'ın Oscar da kazanan "Under The Sea" parçası tek kelimeyle muhteşem.
Bir müzikal olarak sahnelenmiş masalın nedense ben çok film versiyonunu bulamadım. Bu sene vizyona girecek bir "The Little Mermaid" var ama Poppy Drayton'ın denizkızı olduğu bir filmin olması düşüncesine bile dayanamadığımı fark ettim.

Demem o ki, Disney versiyonu küçük deniz kızı pek güzel. İzleyin, eğlenirsiniz.
Bir de gidip başkasıyla evlenen Eric'lere saplayıverin bıçağı, acımayın.

Masalın orijinalinden İngilizce'ye tam çevirisi-->The Hans Christian Andersen Centre

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder