2 Kasım 2016 Çarşamba

Diocletian Hamamı, Palazzo Altemps ve Crypta Balbi

Sözümü tutuyorum ve her akşam nihayet yatağa oturup, bilgisayarı kucağıma alabildiğimde tüm gün ne yaptığımı anlatıyorum şimdi. Bugün günlerden sonra nihayet birazcık olsun işler yolunda gibi hissedebildim. Bir plan yaptım ve onu sonuna kadar uyguladım bugün.
Diocletian hamamının planı, wikipediadan.
Bir önceki yazıda bahsettiğim müze biletinin tüm etinden suyundan faydalanabilmek için çıktık bugün, o bilette yazan diğer 3 müzeye de gittik. Azimle. Hem de dışarıda yemek parası vermeden. Tamam bir ufak birşey yedik ama o da başka bir güzellik. İlk önce evden Termini'ye geldik (her zamanki gibi, mecburen). Orada Termini'nin hemen yanıbaşında bir dolu kafe-restaurant-yemekçi falan gibi yerler var. Çoğunlukla da göçmenlere ait. "Halal food"lar havada uçuşuyor yani. Neyse, önceki gün bir tanesinden dilim pizza alırken, börek gibi birşeyler dikkatimi çekmişti ve tabi (her hobbit gibi) obur bir hobbit olduğumdan o börek gibi şeylerden de istedim. Bir çeşidi normal böyle "roll" şeklinde, içinde sebzeler varmış. Bir çeşidi üçgen şeklinde, içinde kıyma var. Diğeri de böyle bohça gibi, içinde patates var. O gün kıymalı olandan bir tane alıp bölüşmüştük arkadaşımla. Nasıl olsa kocaman iki dilim pizza aldık, tadına bakmış olalım diye. Ama ne yalan söyleyeyim tadı damağıma yapışmıştı, yedikten sonra böreği düşünmediğim bir anım bile olmadı o derece (Burada gerçekten açlık çekiyorum sevgili kayıp çocuklar, abartmıyorum. Ben normalde böyle aksırana tıksırana, balon gibi şişip kusacak seviyeye gelene kadar yerim. Dolu dolu yerim. Döne döne yerim. Ama burada para kısıtlı olduğundan, hiçbir türlü o kadar bir şeyler alıp yiyemiyorum. Evdeki makarna bile bitecek diye korka korka yiyorum.). Bu yüzden bugün oradan geçerken dedim alalım birer tane, ağzımızı azıcık doldura doldura yiyelim. Ben yine o kıymalı üçgenden aldım, oda arkadaşım da patatesli bohçamsı olandan aldı. Alırken orada çalışan adamla muhabbet ettik baya. Bangladeşliymiş (Roma'daki diğer tüm göçmenler gibi). Bizim Türkiye'den olduğumuzu öğrenince, Ankara'ya gelip, okumuş mu çalışmış mı bir arkadaşının face hesabını açtı gösterdi, ondan bahsetti. O eleman da görseniz face'ini, maşallah yani gitmediği ülke okul staj iş burs kalmamış. Oku oku bitmiyordu hakkında kısmı. Öyle böreklerimiz ısınırken üç beş konuştuk. Bilmem, böyle yüzünde iyi insan ifadesi vardı. Bir de üstüne böreklerin parasını öderken elimde 2 euro vardı, direkt onu uzattım 3 euro tutuyormuş, biz 1 euro daha çıkarırken yok yok bu kadar yeterli diye bir de 1 euro almadı bizden.
Diocletian hamamının oralar, ArcheoRoma'dan.
Ardından, ilk durağımız Terme di Diocleziano'ydu. Diocletian hamamı yani. Diocletian 284'ten 305' roma imparatoru olmuş bir arkadaşımız. Hamam kalıntılarının bir kısmına, frigidarium'unun (soğuk sulu oda yani) içine esasen Santa Maria degli Angeli e dei Martiri (Melekler Azizesi Mary ve Şehitler Bazilikası diye çevirdim ben) inşa edilmiş durumda. Bu bazilikayı haftalar önce gezmiştik, inanılmaz birşey. Michelangelo'nun sihrinin değdiği plan diğer gördüklerimden hiçbirine benzemiyor. Bir yunan haçı şeklinde yazıyordu ama azcık araştırmam lazım anlamak için. Neyse Piazza della Repubblica'nın karşısındaki bu alanda hem bazilika, hem hamam hem de içi dopdolu bir müze var. Ha bir de San Bernardino alla Terme kilisesi var ama onun içini tam hatırlayamıyorum. Müzesinin içinde epigrafi kısmı (muhteşem), protohistorya kısmı (bir mezopotamya ya da anadolu kadar değil elbette, geç bronza dair üç beş birşey) ve mezarlardan çıkan eserler kısımları var. Ayrıca yine heykeller, heykeller...Orta bahçesinde ne güzellikler...Ama sanırım oraya Carthusian manastırı mı deniyordu öyle birşey. Neyse işte, Diocletian hamamın yerleşkesindeki müze bildiğiniz olağanüstüydü.
Oradan çıkıp koşturarak kendimizi otobüse attık ve dosdoğru Palazzo Altemps'e gittik. Var ya...Böyle birşey yok. Buradaki eserler tamam da, yapının kendisi bir üff, bir vaaay, bir delilik. Bu palazzoya öldüm ben. İçi, duvarları, odaları, kapıları, KAPILARI, PENCERERLERİ, inanılmaz güzellikte. İçerinin bu muhteşem güzelliğinde bir de 16.-17.yy.daki asil-varlıklı ailelerin eski yunan ve roma heykelleri koleksiyonu var tabi. Altemps koleksiyonu, Boncompagni Ludovisi koleksiyonu, Mattei koleksiyonu, Drago koleksiyonu ve mısır koleksiyonu var. Bu palazzonun olduğu yerde esasında daha öncesinde bir roma dönemi evi varmış, onun üstüne rönesans dönemi yapısı gelmiş. Buranın içinde resmen kaybolduk desem yeridir. Odalar çok karmaşık, koleksiyonlar çok karmaşık, bir de üstüne italyanların hiçbir yere hiçbir türlü tabela yazı koymayalım kafası gelince...Saatlerce döndük durduk heykellerin arasında.
Ve hava kararmaya yakın, koştur koştur Crypta Balbi'ye ulaştık. Plandaki ve elimizdeki biletle girebileceğimiz son müze. Burası roma döneminde şehrin bir kısmını oluşturan bir yer, içerdiği devasa portikodan dolayı da ismi crypta balbi. Tiyatro yapısının sahne kısmının arkasına yaslanan portiko olunca böyle deniyormuş valla içeride öyle yazıyordu. Burası diğerlerin göre müze anlamında daha sönük ama daha  maceralı. Çünkü antik döneme ve ortaçağa ait yapıların içinde küf ve nem kokuları içinde dolaşabiliyorsunuz. Bir de bizim gibi akşamın bir vakti, kimseler yokken dalarsanız, tekinsiz sessizlik ve binyılların ruhu içinde çok daha maceralı olabiliyor. Klostrofobikseniz ama uzak durun, böyle ortaçağ kalesinin zindanları içinde gün ışığı görmeden dolaşmak gibi oluyor, uyarayım. Buranın müze kısmındaki eserler daha geç dönemden, ortaçağa uzanıyor.
Dönüşte otobüste gündüz börek aldığımız Bangladeşli adama rastladık bir de. Selamlaştık önce, sonra arkaya geçmeden önce iki dakika durup bir şaşırdı, nereye otelinize mi dedi. Biz burada yaşıyoruz, öğrenciyiz dedik. Sen bizi doyurdun bugün, allah da seni aç bırakmasın dedim içimden.
Yarın italyanca kursum var öğlende.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder