19 Mart 2016 Cumartesi

Andrew Miller'ın "Saf"ı

valla çektiğim fotoda renkleri
soldu gitti kitabın oysaki
vurulduğum renkler ah o renkler!
şu (link) fotoğraftan görebilirsiniz
Devrimin usul usul ayak seslerini dinlettiği bir zamanda, sene 1785'te taşradan genç bir mühendis, saf mı saf Jean-Baptiste Baratte Paris'in orta yerindeki bir mezarlığı bir nevi "kentsel dönüşüm" kapsamında kaldırıp, temizlemek için görevlendirilir. Tüm coşkusuyla ufak ve hayallerle dolu dünyasından fırlayıp gelen Jean-Baptiste'in bu içine düşüverdiği dünya ile ilgili, yapmak zorunda olduğu iş ile ilgili aslında hiç bir fikri olmadığını fark etmesi uzun sürmez. Ama onun bu tertemiz saflığının devrim ortamındaki Paris ve onun bir değişik insanları tarafından, ve dahi Les Innocents Mezarlığı'ndan fışkırmakta olan kemikler tarafından eğilip, bükülmesi, yeniden şekillendirilmesi oldukça sancılı bir hikayeyi oluşturur. Genç ama "o kadar da genç olmayan" mühendis sonunda tamamen "Beche"ye dönüşür.
(Bu arada kitabın ismi Saf olarak çevrilmiş, doğru gayet evet ama orijinali "Pure" yani öyle aslında bir "naive" gibi bir saf değil yazarın kastettiği.)
Andrew Miller'ın kendisi,
şanslı herif
Kaynak:Goodreads
Britanyalı yazar Andrew Miller'ın bu kitabını Arkadaş Kitabevi'nde geçen sene dolanırken birdenbire karşımda görünce dayanamayıp almıştım. Açıkçası hiçbir fikrim yoktu ne olduğuna dair, sadece kapağı ve ismi beni böyle oltayla tutup yakaladı. Ayaküstü şöyle bir inceledim, arka kapak yazısını okudum ve hımm neden olmasın dedim, aldım. Hani bazı kültürler vardır mesela, elinizde olmadan çekici gelir. Herkes için farklıdır bu kültürün ismi ya da ülke, şehir. Valla ne yalan diyeyim bu Fransız kültürü bana en uzak gelenlerinden birisi. Kendimi bildim bileli böyle. Hiç ısınamadım. Edebiyatı, sineması, mutfağı...hiç de öyle aman bir bakayım aa bu da ilginçmiş dedirtmedi. Ha tamam ilginçti belki, ilginçlikleri vardı ama hiç bir içimden gelmedi. Tarihleri falan hep çok karmaşık geldi. Ne bileyim belki daha ufacıkken Rose of Versailles'in kafamı allak bullak etmesindendir ya da Victor Hugo'nun Sefiller'de hepten ayarlarımı bozmasındandır. Hatta Falubert'in rolünü kesinlikle inkar edemem, pislik herif. Neyse, sinirlerimizi sakin tutalım. Uzun lafın kısası, Fransa olayı beni bozuyor, hiç gelemiyorum. O yüzden kitap uzaktan pek bir çekici gelse de alırken, sonra elime alıp okurken baya tereddüt ettim.
Ama hiç gerek yokmuş. Andrew Miller'ın bu saf mühendisin biçimlenişini anlatışı soğuk da olsa bir sarıveriyor insanı. Dönemi tüm detaylarıyla iliklerinize işliyor, resmen o pis kokuyu duyuyorsunuz burun deliklerinizde. Kafanızdan sızan kanı hissedebiliyorsunuz. Çoğu zaman Jean-Baptiste'in aklının içinde dolanıyoruz, düşünceleriyle, düşünemedikleriyle savruluyoruz. Miller'ın anlatımında seçtiği yol şimdiki zaman, sanırım bunun da oldukça büyük etkisi var kitabın, hikayenin savruluşunda.
Bir de aman aman bayılmasam da böyle kitaplara, içimde okurken hep şöyle bir ses söylenmeye başlıyor, ulan keşke ben de yazabilsem böyle diye. Yani evet beni sıktığı yerler oldu, öyle vaaay diyerek okumadım ama seçtiği hikaye, o hikayeyi anlatış biçimi, sıralaması, neyi nerde nasıl anlatacağını o şekilde düzenlemiş olması falan hep bir kıskançlık yarattı bende. Keşke yazabilsem böyle dedim. Böyle eli yüzü düzgün, böyle dört başı mamur (bu kelime böyle mi ya?). Bakalım artık.

Ben Arkadaş'tan Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Volkan Atmaca çevirisi olan ocak 2015 basımını 25 tl'ye almışım. Oysa KitapYurdu ve Idefix'te 15 tl. Ama işte o an görünce bir vuruldum dedim ya, hep ondan bu zarar ziyanlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder