31 Ocak 2016 Pazar

recens

Selam ey romalılar yurttaşlar! En son bunalım dolu bir doğumgünü yazısını şuraya şutlayıp kaçtığımdan beri nerdeyse 13 gün geçmiş. Tabi ben o doğumgünü akşamımda atlayıp annemlerin yanına gittiğimden dolayı oluştu bu durum. Ve hayır bunalımda değilim. O her yılki doğumgünü serzenişimdi. Neyse.
Köye gittiğim sabahla birlikte kar yağmaya başladı. Karadeniz'in iki yanı denizle çevrili bir dağ tepesinde kar yağınca da insanı hayattan tamamen uzaklaştırabiliyor. Tüm yollar kapandı, elektrik telimiz koptu, suyumuz dondu. Şahaneydi anlayacağınız. İlk iki gün babamla köyün karlı patikalarında debelendik durduk. Bir gerilim filmi sahnesinin içinde hissettiren bu deneyimlerden ve Ankara'ya dönmeye çalıştığım günden iki gün sonrasında ancak dönebildiğim bu şahane maceradan sonra kendimle ilgili bir iki şey daha öğrenmiş oldum. Birincisi, ben doğayı falan sevmiyorum. Hakikaten. Ne o öyle doğal yaşammış, ormanın içinde kendi sebzeni meyveni yetiştirmekmiş, aman aman benden uzak olsun. Çok mutluymuşum ben süpermarketime gidip yapay yapay meyvelerimi almaktan. Sobanın dibinden iki santim uzaklaşınca her bir yerimin donmasındansa açıp ithal doğalgazı sonuna kadar yine de ancak ılık olan evimde olmaktan da mutluymuşum. İkincisi, bildiğiniz tembelin kalpazanın tekiymişim ben. Çok net. Ben oturayım herşey ayağıma gelsinciymişim. Öyle hiçbir şey için uğraşmak istemiyorum. Bunların hepsi eskiden de böyle miydi yoksa sonradan bu yaşlılığın etkisiyle mi oldu bilemiyorum tabi. Eskiden çünkü, hep şey gelirdim kendime. Böyle her şeyimi kendim yapayım, ohh her bir şey doğal olsun, beni şöyle doğaya bıraksınlar isviçre çakısıyla kendime saray yapayım, ellerimle balık tutayım, uçan kaçan kurtulamaz benden kafasındaydım. 20lerimin başında misal, iki yaz rock festivalinde çadırda geçirdiğim toplamda 9-10 günlük süreleri düşünüyorum da şimdi, mümkünü yok. Öyle doğru düzgün duş olmadan, kumun kirin pasın içinde, güneşin altında gevreğe dönerek, bir patatesli gözleme ve bolca birayla günlerimi geçiremem artık. Ya da mesela Cey'le planlar yapardık gecelerce, bisikletlerimize atlayıp Çanakkale'den sahilden vuracağız kendimizi yola, aşağıdan Bodrum'dan çıkacağız gibi. Hatta interrail biletimizi alıp, yüklenip çantaları tüm Avrupa şehirlerini gezeceğiz, tren garlarında geceleyeceğiz falan diye. Allahım yarabbim şimdi düşünüyorum da, ikinci dakikada ölürmüşüm düşüp bayılıp. Şimdi asla bu kadar zorluğa gelemeyeceğimin farkındayım. Ama işin aslı, belki de o zaamnlar da böyleydim. Sadece bu içimdeki iki ayrı ben var ya, hah işte onlardan o manyak olanını dinliyormuşum. Dinlemek dedimse sadece dinlemek yani. Yapmak değil. O diğeri, tembel ve korkak olanda olduğundan ipler bir yere bırakmıyordu. Artık hangisi gerçek ben diye sorgulamıyorum. Çünkü ikisi de benim. Bir gaz pedalım öbürü frenim. Birlikte hız limitine uyarak yol alıyoruz. Ne son gaz dalıyoruz virajlara ne de olduğumuz yerde duruyoruz. Öyle tıngır mıngır ama ilerliyoruz. Haa fren pedalım da isterdi keşke sadece gaz pedalımız olsaydı ya da seçme şansı verseler içimdeki o manyağı seçerdim sadece ben olayım ama böyleyiz ve artık kabulümüz.
Bu kişisel sıkıcılıkları fark ettiğim yavaş günlerin ardından gelir gelmez erasmus ile uğraşmaya başladım ama olacak mı olmayacak mı hiçbir fikrim yok. Henüz herşey çok bulanık, o yüzden bununla ilgili gelişmeleri dört gözle beklerken sizi final zamanı bu sene çılgınca dinlediğim, habire bağırarak söylediğim şarkıyla baş başa bırakıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder