16 Mart 2015 Pazartesi

Motosiklet Günlükleri ve Tekrar Yollarda

Off...Bunlar hakkında konuşmak, yazmak, anlatmak o kadar zor ki benim için. Motosiklet Günlükleri'ni üniversitedeyken okumuştum-tam da uygun yaşlarda. Şimdi geri dönüp, gene bu dosyayı açmamın sebebi, sonunda Tekrar Yollarda'yı elime alabilecek kuvveti bulduğum için geçenlerde, okumuş olmam.
Motosiklet Günlükleri "Che'nin 23 yaşında, yakın arkadaşı Alberto Granado'yla birlikte bir motosikletle çıktığı ilk Güney Amerika yolculuğunda tuttuğu günlüklerden oluşmaktadır". Arka kapağında aynen böyle yazıyor. Tekrar Yollarda'da ise 1953-1956 arasında hemen hemen 25 yaşındayken çıktığı ikinci Güney Amerika gezisinde tuttuğu günlüklerden bölümler ve ailesine, arkadaşlarına yolladığı mektuplar var. İlk günlükte, yaşadığı dünyayı ve onun dışını ilk defa keşfettiğine şahit olduğumuz bir genç adamla tanışıyoruz. Bir kıtayı bütünüyle algılamaya başladığını, insanları, yaşamları fark etmeye başladığını görüyoruz. Yavaş yavaş düşüncelerini oluşturduğunun sinyallerini alıyoruz. İkinci günlükte ise artık çok daha farklı bir gençle karşı karşıyayız. Nereye gittiğini, neden gittiğini bilmeden, bir amacın peşine düşmeden sadece kendini yollara atan bir genç. Önüne çıkan fırsatları kollayan, Güney Amerika'nın kendi sorunlarıyla boğuşan ülkelerinde bu sorunların ortasına atlayan ve farkında olmadan bir amaç edinmekte olan. Okuyoruz satırlarında, bu amaçsız genç tıp mezununun etrafında olan bitenlerle ilgili ne hissettiğini ne düşündüğünü. Gözlerimizin önünde o satırlarda dönüşüyor milyonların tanıdığı adama.
Yaptıklarını onaylıyor muyum onaylamıyor muyum, düşüncelerine katılıyor muyum katılmıyor muyum bunlar bahsedeceğim şeyler değil. Çünkü ne kadar okusam da ne kadar öğrensem de bir türlü hiçbir zaman yeteri kadar öğrenememişim gibi geliyor. Hiçbir zaman eleştiri yapacak kadar yeterli bilgiye, yetkinliğe sahip değilmişim gibi geliyor. İlk gençlik yıllarımda bir Che düşüncesinin, figürünün verdiği o karizmatik hava yıllarla birlikte elbetteki değişti. Neredeyse iki yıl boyunca bileğimde adı yazılı bir bileklikle dolaşmış olduğumu hatırladıkça, salak gençliğime veriyorum bu düşünceyi. Çünkü bir insana, gerçek, yaşamış bir insana bunu yapmamalısınız, resmini oraya buraya basmamalısınız, üzerinden kazanç sağlamamalısınız. Fikirleri, savunduğu şeyler hakkında doğru düzgün bir bilgim olmadan bileğimde o bileklikle gezdiğim için kendime salak diyorum ben, böyle şeyler yapanlara ne demeli?
Bu günlükleri okurken her şey bir yana hissettiğim daha çok "bu satırları gerçekten yaşayan bir insan yazdı" şeklindeydi. Arkeolojiyi de bu kadar sevmemim sebebi bu sanırım (bu arada Tekrar Yollarda'da Che gezdiği ülkelerdeki arkeolojik kalıntıları da derinlemesine dolaşıp yazmış, oldukça detaylı bir şekilde). Elinizde tuttuğunuz şeyler sizden yıllar asırlar önce yaşamış insanlara ait, sizin gibi hisseden, yaşayan, acılar çeken, sevinçler duyan. Düşünsenize, bundan 60 yıl önce bu okuduğum satırları yazan genç adam, bu yazdıklarını günün birinde kendi ülkesinden kilometrelerce uzakta yaşayan bir genç insanın okuyacağını ve o zamanların güney amerikasını anlamaya çalışacağını aklının ucuna getirebilir miydi? Size de sihirli bir şey gibi gelmiyor mu bu? Sonrasını bildiğiniz bir hikayenin başını okuyorsunuz. Sonrasında neye dönüştüğünü, ne olduğunu ve neler yaptığını bildiğiniz bir adamın hepimiz gibi bir zamanlar bir genç olduğunu görüyorsunuz. Sayfalara üzülerek bakıyorsunuz, gitme diyorsunuz o satırlara doğru, gitme kal olduğun yerde, evine dön bir hastanede doktorluk yap, gitme. O ikinci yolculuğundan geri evine dönmüş ve yerleşmiş bir Ernesto'yu düşünebiliyor musunuz? O zaman tarih yine böyle mi olurdu? O Ernesto 1967'de öldürülmemiş olsaydı, onun yerine Arjantin'de bir evde eşiyle çocuklarıyla yaşlanmış bir doktor, fotoğrafçı, gazeteci veya bilim adamı olur muydu?
Beni asıl üzen tüm bunları anlayamaman ve bana ılımlı, egoist, vb. olmayı önermen: Yani, bir insanın sahip olabileceği en iğrenç nitelikleri önermen. Bırak bugün ılımlı olmayı, hiçbir zaman ılımlı olmayacağım. Ola ki kutsal ateşimin yok olduğunu ve yerine ürkek bir adak mumunun alevinin geldiğini görürsem, işte o zaman tükürdüğünü yalamak bile az bana. Beğendirmeye çalıştığın ılımlı egoistliğe, yani o bildik tabansız bireyciliğe gelince, bu kişiliği - yani, sadece pek alışık olmadığım o midesiz tipi değil, komşusuna karşı ilgisiz olan ve kendi gücünün farkında olmaktan beslenen (yanlış anlaşılma olsun veya olmasın) bir kendi kendine yetme duygusuna bulanmış diğer bohem tipi de- defetmek için ne gerekiyorsa yaptığımı belirtmek isterim.
Sanırım olmazmış. Kader böyleymiş, zaman Marty McFly'ın gidip gidip değiştirebildiği bir şekilde işlemiyormuş. Olması gereken oluyor her halikarda, o savaşlar yapılıyor, o insanlar ölüyor ve biz yıllar sonra yine de neyin kendimiz için doğru neyin yanlış olduğuna, yapılanların haklı mı haksız mı olduğuna karar veremiyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder