10 Ocak 2015 Cumartesi

Markus Zusak'tan "Hiç Kimse Sıradan Değildir"

Soyguncu işe yaramazın tekiydi.Biliyordum.Kendisi de biliyordu.Bütün banka biliyordu.En iyi arkadaşım Marvin bile biliyordu ve Marvin işe yaramazlıkta o soyguncudan önde gidiyordu.
diyerek başlıyor 19 yaşındaki taksi sürücüsü Ed Kennedy hikayesine. Avustralya'nın ufak bir banliyösünde yaşını büyük gösterip girdiği bir taksi durağında çalıştığı saatlerin dışında tek katlı derme çatma evinde, yaşlı ve kokulu köpeği Kapıcı ile kahve içiyor, arkadaşları Marvin, Richie ve Audrey ile evinin verandasında iskambil kağıdı oynuyor. Arkadaşları da onun gibi, hayattan çok da fazla beklentileri, herhangi bir planları, hırsları, amaçları yok. Birbirlerine takılıyor, kağıt oynuyorlar. Hayat sade, hayat beklentisiz.
Ama Ed için - ve daha sonra onun sayesinde arkadaşları ve etrafındaki herkes için - hayat o banka soygununun olduğu gün değişiveriyor. Biri - veya birileri - Ed'e iskambil kağıtları göndermeye başlıyor. Her defasında bir as ve bu asların üzerinde genelde 3 tane mesaj. Bu 3 mesajın yapması, tamamlaması gereken görevler olduğunu anlamakta gecikmiyor Ed ve işe koyuluyor. Kendisine verilen görevlerle insanların hayatlarına dokunurken bir yandan da kendi hayatını değiştirmiş oluyor.
Markus Zusak'in bu okuduğum ikinci kitabı. İlkinde, Kitap Hırsızı'nda, resmen ölmüştüm. Kalbimden beynimden her yerimden vurmuştu beni Zusak. Cümleleri, onları kuruş biçimi, söyleyeceklerini anlatış biçimi, kahramanları, ah o kahramanları...her şeyi beni derinden etkilemişti. Dolayısıyla Zusak'i kalbimde ayrı bir yere koydum. Ama bir yandan da korktum, ya diğer kitapları yazdıkları bu kadar hoşuma gitmezse, ya onu yerleştirdiğim taht yerle bir olursa? Bu yüzden biraz çekinerek almıştım elime "Hiç Kimse Sıradan Değildir"i. Bir "Kitap Hırsızı" etkisi yaratmasa da fena değildi Ed Kennedy'nin bir mesaja dönüşme hikayesi. Zusak bu defa bir insanın, tek başına bile olsa ne kadar önemli olduğunu, neleri değiştirebileceğini, nelere yetebileceğini göstermeye çalışmış kendince. Kitabın orijinal ismi "I Am The Messenger" zaten, Ed Kennedy bize de kendine de bir mesaj iletmekle görevli.
Markus Zusak,  kaynak:The Sydney Morning Herald
Hikayenin başlayışı, olayların ilerleyişi ve tabiki Markus Zusak'in anlatışı oldukça güzel. Bende ufak bir tat eksikliği bırakan şey sadece sonunda Ed'in tüm bu görevinin ardındaki gerçeğin ortaya çıkışı ve bunu bağladıkları kişi/kişiler/durumdu. Zusak'in yazdığı şekliyle beni pek tatmin etmedi, aslında bir noktada hah tam da burada dursa iyi olurmuş dediğim oldu ama o yazmaya ve başka bir şeye bağlamaya devam edince bu halini pek sevmedim. Onun dışında, zaten bütünüyle kitabı beğendim.
Benim okuduğum Martı Yayınları'nın temmuz 2012 tarihli 460 sayfalık ilk baskısıydı. Selim Yeniçeri'nin çevirisi ve kitabın kapak tasarımı, dizgisi güzeldi. Zaten sanırım Martı'nın kitaplarını seviyorum, yazıları büyük büyük oluyor (gözlerim zaten almış başını gitmiş 2,5 miyopun üstüne bilmem kaç astigmatla Kabalcı'nın Dune baskılarını büyüteçle okuyacak haldeyim), kapak tasarımları da fena değil. Yayınevi Zusak'in diğer kitaplarından Wolfe Kardeşler üçlemesinin ilk iki kitabı "Köpek Düşleri" ve "İt Dalaşı"nı da çevirmiş ve basmış görünüyor.
Demem o ki Markus Zusak okuyun (beğenmeyenleri gördüm, olabilir), hatta öncelikle "Kitap Hırsızı"nı okuyun, karlarınız erisin.

Ed Kennedy'nin de dediği gibi;
Sabahın üçünde tekrar kasabanın ana caddesindeydim ve bu kez yoldaki boyayı temizliyordum. 
"Neden ben?" diye sordum, Tanrı'ya.
Bir şey söylemedi. 
Güldüm ve yıldızları seyrettim. 
Yaşamak güzeldi.
Martı Yayınları
Goodreads'te Markus Zusak
Markus Zusak'in tumblr sayfası: The City At Our Feet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder