1 Kasım 2011 Salı

Kelepir Diş Perisi aranıyor.Bir de Kasım.

Kasım ayının benim için bir özelliği yok, hatta tamamen özelliksiz aylardan bir tanesi sanki. Hani içinde yeteri kadar özel gün, tatil falan filan olmayanlardan. Gerçi birkaç birşeyin bu aya denk geldiğine dair teorilerim mevcut geçmişte ama, kimbilir belki de ekimde ya da aralıkta olmuşlardı, geçmiş gün, bilemem ki.
Saçımı kestirdim. Arada böyle dönem dönem üzerime bir Peyton Sawyer çeşitlemesi çöker, onun yansıması. Yani bu dediğim, yeri gelir bir deri ceket, bir mini etekle kendini gösterir, yeri gelir cesurca gidilip perma yaptırılmak suretiyle kıvır kıvır ettirilen saçlar olarak ortaya çıkar. Ama muhakkak kıyısından köşesinden Peytonlaşma haline bürünülür. Bu sefer de şu sol yanda görmüş olduğunuz şekle sokma hevesiyle kendimi kuaförün buzlu camlı kapısından içeri attım. Tabi renk, bacak uzunluğu, gövde inceliği ve göz rengi gibi teferruatlar dışında, başardım bile sayılabilir. Öncesinde sağ yandaki gibiydi halim diyebilirim, tekrarlıyorum o da teferruatsızdı. En azından kuaförden, bolca spreylenmiş ve kırpılmış saçlarla çıktıktan sonraki birkaç saatliğine süren o anlamsız sevindiriklik halini yaşayabiliyorsunuz. Bu da birşeydir böyle sonbahar aylarında.
Bu ara deliler gibi şeylere takmış durumdayım. Bu "cottage"lar ve onların dekorasyonları, ne bileyim işte "cottage"ruhu gibi şeyler. Tamam ömrüm boyunca en beğendiğim ve belki de ciddi ciddi yaşayabilirim dediğim tek ev "The Holiday"deki o cottage ama bu kadarını da beklemiyordum kendimde. Özellikle bu Cynthia's Cottage Design ve Hooked On Houses yoluyla resmen saatlerimi ekrana bakarak geçiriyorum. Tuhaf.
Temmuzda Epsilon Taht Oyunları'nı çıkarmıştı ya, şimdi de Kralların Çarpışması iki kısım halinde raflara doluşmak üzere. Siparişimi verdim pazar günü, yarın öbür gün elimde olur herhalde. Bir de onun sevindirikliği var üstümde.
52.7 kilogramı gördüm dün dijital ekranında tartının. 24 senedir bu rakamları bu şekilde sıralanmış görmemiştim. Tuvalete mi gitsem bir dedim önce. Ya da dur dur birkaç saat sonra bir daha deneyeyim dedim sonra. Nasıl çalışıyorsa aklım, otururken kendi kendine koltuğa geçiverecek sanki kilolarım. Haliyle "inconvenient truth"u anladım sonunda. Bunu da başarmış oldum. Kendimle gurur duyuyorum.
Gördüğünüz gibi, hava gittikçe soğuyor etrafta ve bir ton şey oluyor belki dışarıda. Ama benim bu böyle gayet "kızsal" halim üstüme çöreklenmiş vaziyette. Saçımla başımla, üstümle dışımla uğraşıyorum, öyle şeyler düşünüyorum yani. Ekim ayını korku filmlerine ayırmıştım, kasımı bilim-kurgu ayı yapayım diyorum. 1959'dan Plan 9 From Outer Space ile başlayıp, 1960'tan The Time Machine ve 2005'ten The Hitchhiker's Guide To The Galaxy ile devam edip, 2007'den Next ile bitirmeyi planlıyorum. Korkunç Ekim'in son aşamasını tamamlayamadım farkındayım, The Devil's Rejects'i izlemedim. Kendimi ikna etmeye çabaladım, etmedim değil. Ama kendimi biliyorum, tanıyorum. Anlamsız ve çiğ bir kan dökme şovu olan bir Rob Zombie filmi izleyemezdim, izlemedim nihayetinde de. Elim gitmedi bir türlü. Ve memnunum House of Frankestein, Psycho ve Nightwatch'tan.
Bir de dişim sızlıyor. En kötüsü bu. Dişçiye gitmem gerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder